İslâmiyetin sûreti ve hakîkati vardır. Bu ikisine birlikte din denir. Sûret denilen dînin bilinen emirleri ve yasaklarıdır. Hakîkat de, İslâmiyetin içyüzüdür. Kabukla özün her biri, İslâmiyetin parçasıdır. Zâhir bilgileri edinen âlimler, İslâmiyetin yalnız kabuğunu öğrenmişlerdir. Ulemâ-i râsihîn ise, İslâmiyetin kabuğunu ve özünü birlikte elde etmişler, sûret ile hakîkati bir araya getirmişlerdir. Zâhir âlimler, İslâmiyetin sûretine tutulmuşlar, özüne kavuşamamışlar. Ulemâ-i râsihîn denilen âlimler ise, işin içyüzünü bildirmiş, İslâmiyetin edeblerini gözettikleri için, İslâmiyetin hakîkatine kavuşmuşlardır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: "NEFİS İMAN ETMEZ!" "İslâmiyetin bir sureti yani dış görünüşü, bir de hakîkati yani aslı, özü vardır. İslâmiyetin sureti, Allahü teâlâya, Onun Resûlüne ve bu Resûlün Ondan getirdiği bilgilere inanmak, İslâmiyetin ahkâmına uymaktır. İslâmiyet, hükümler, emirler ve yasaklar demektir. Ahkâma uymak, emredilenleri yapmak, yasak edilenlerden kaçınmak demektir. İnsanın nefsi îmân etmez ve İslâmiyetin suretine uymak istemez. Onun yaratılışı böyledir. Bundan dolayı İslâmiyetin sûretine uyanların îmânı, îmânın suretidir yani görünüşte îmândır. Namâzları, oruçları ve bütün ibâdetleri, ibâdetlerin suretidir yani hep görünüşte ibâdettirler. Çünkü insan deyince, insanın nefsi anlaşılır. Herkes, Ben deyince nefsini bildirmektedir. İnsan ibâdet yaparken, nefsi küfür hâlindedir. Yaptıklarının yerinde bir iş olduğunu inkâr etmektedir. Böyle bir insanın îmânı ve ibâdetleri, hakîkî ve doğru olabilir mi? Allahü teâlâ, çok merhametli olduğu için îmânın ve ibâdetlerin suretlerini, görünüşlerini, hakîkî olarak, doğru olarak kabûl buyuruyor. Böyle kullarını Cennete koyacağını söz veriyor, müjdeliyor. Cenneti ve Cennette olan kullarını Allahü teâlâ sever. Onlardan râzıdır. Allahü teâlâ, sonsuz ihsân sâhibi olduğu için, yalnız kalbin tasdîk etmesini, inanmasını îmân olarak kabûl buyurmuştur. Nefsin izân etmesini, inanmasını istememiştir. Böyle olmakla berâber Cennetin de hem sûreti, hem de hakîkati vardır. Dünyâda İslâmiyetin yalnız suretine kavuşanlar, Cennetin de yalnız suretine kavuşacaklar, yalnız onun zevkini, tadını alacaklardır. Dünyâda İslâmiyetin hakîkatine kavuşanlar, Cennetin de hakîkatine kavuşacaklardır. Cennetin suretine ve hakîkatine kavuşanlar, aynı ni'metlerden meselâ aynı meyveden yedikleri hâlde, başka başka lezzet duyacaklardır. Resûlullahın zevceleri, mü'minlerin anneleri olup, Cennette Resûlullahın yanında bulunacaklar, aynı meyveyi yiyecekler ise de, başka başka tat alacaklardır. İslâmiyetin sûretine uyanlar, âhirette azâbdan kurtulacak, sonsuz saâdete kavuşacaklardır." Muhammed Ma'sûm hazretleri de buyuruyor ki: "İslâmiyete tam yapışabilmek, ibâdetleri kolay yapabilmek ve yasak olunanlardan sakınabilmek için, nefsin fânî yani teslîm olması lâzımdır. Nefis, azgın, âsî ve kendini beğenici olarak yaratılmıştır. Bu kötülüklerden kurtulmadıkça, İslâmiyetin hakîkati hâsıl olamaz. Teslîm olmadan önce, İslâmiyetin sureti, görünüşü vardır. Nefsin teslimiyetinden sonra, İslâmiyetin hakîkati hâsıl olur. Suret ile hakîkat arasındaki fark, yerle gök arasındaki fark gibidir. Suret ehli, İslâmiyetin sûretine, hakîkat ehli de, İslâmiyetin hakîkatine kavuşur. Avâmın yani câhillerin îmânına İmân-ı mecâzî denir. Bu îmân, bozulabilir ve yok olabilir. Havâsın yani hakîkat ehlinin îmânları ise, zevalden, yok olmaktan mahfuzdur, korunmuştur. Nisâ sûresinin 135. âyetinde, (Ey îmân edenler! Allaha ve Onun Peygamberine îmân ediniz!) meâlindeki emir, bu hakîkî îmânı göstermektedir." ÖLMEDEN ÖNCE ÖLMEK!.. Netice olarak, Tasavvuf Büyüklerinin "fenâ" dedikleri, ölmeden önce ölmek hâsıl olmadıkça, İslâmiyetin hakîkatine kavuşulamaz. İslâmiyetin ve ibâdetlerin hakîkatine kavuşmak için, İslâmiyetin suretine uymak şarttır. İslâmiyetin sureti ile İslâmiyetin hakîkati, nefisten dolayı birbirinden ayrılmaktadır. İslâmiyetin suretine kavuşanın nefsi taşkınlık yapmakta ve inanmamaktadır. İslâmiyetin hakîkatine kavuşunca, nefis Müslümân olmakla şereflenmekte, taşkınlıktan vazgeçmektedir.