Îmânı doğru olan, kurtulur

A -
A +

Peygamber efendimizin Allahü teâlâdan getirdiği şeyleri, dil ile ikrâr etmeye yani söylemeye ve kalb ile tasdîk etmeye îmân denir. Muhammed aleyhisselâma îmân etmeye ve bildirdikleri ile amel etmeye de, İslâmiyyet denir. Yalnız îmân ile Cennete girilir. Îmân olmadan, sadece amel ile Cennete girilmez. Amelsiz îmân makbuldür, îmânsız amel ise, makbûl değildir. İmânı olmayanların yaptıkları ibâdetler, hayırlı işler, sadakalar, kıyâmette hiçbir işe yaramaz. Bunun içindir ki, hadîs-i şerîfte; (Hiç kimse iyilikleri ile, ibâdetleri ile Cennete girmez) buyuruldu. Amel, insanı Cennete götürmez ise de, Cennete gitmeye sebeb olur. Dünyâdaki iyiliklerinin karşılıklarına kavuşmak isteyen kimsenin, hemen tövbe etmesi, îmânını düzeltmesi lâzımdır. İmâm-ı Birgivî hazretleri buyuruyor ki: "İ'tikâdı sahîh olup, küfür alâmeti olmayan büyük günâhı işleyen kâfir olmaz. Bu günâhına tövbe eder, Allahü teâlâdan af dilerse, affolur. Tövbe etmeden ölürse, Allahü teâlâ dilerse affeder, dilerse, günâhı kadar azâb edip, sonra Cennete kor. Fakat îmânsız olarak ölen kâfir ve bid'at sâhibi, âhırette hiç af olunmayacak, muhakkak Cehenneme gidecektir. Kâfir, Cehennemden hiç çıkarılmayacak, bid'at sâhibi ise, çıkarılacaktır." BİRİNCİ VAZİFE... Her insana vâcib olan birinci vazîfe, îmân, amel ve ihlâs sâhibi olmaktır. Dünyâ ve âhıret saâdetleri, ancak bu üçüne kavuşmakla elde edilir. Amel, kalb, dil yani söz ve beden ile yapılacak işler demektir. Kalbin işleri, ahlâktır. İhlâs, amelini yani bütün işlerini, ibâdetlerini, yalnız Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşmak için yapmak demektir. İmân, inanmak demektir. İmâm-ı a'zam Ebû Hanîfe hazretleri; "Ameller îmândan parça değildir" buyurmuştur. İmân edip, hiç ibâdet yapamadan, hemen ölenin, mü'min olduğu söz birliği ile bildirilmiştir. İnanmakta azlık çokluk olmaz. İbâdetler, îmân olsaydı, îmân azalıp çoğalırdı. İbâdetleri, Allahü teâlânın sevdiği şeyleri yapmakla, îmân cilâlanır, nûrlanır, parlar. Harâm işleyince, bulanır. O hâlde, çoğalmak ve azalmak, amelden, işlerden dolayı, îmânın cilâsındadır, kendisinde değildir. Milel ve Nihal kitabında buyuruluyor ki: "Ehl-i sünnet âlimleri söz birliği ile dediler ki, ibâdetler îmâna dâhil değildir. Farzların farz olduğuna inanıp, tembellikle yapmayan, kâfir olmaz. Yalnız, namâz kılmayan için söz birliği olmadı." (Îmân edenler ve sâlih, iyi amel işleyenler) meâlindeki âyet-i kerîme ve; (Mü'min olarak sâlih amel işleyenler) meâlindeki âyet-i kerîme, îmân ile amelin başka başka olduklarını göstermektedir. Eğer amel, îmânın parçası olsa idi, âyet-i kerîmede ayrıca bildirilmezdi. Allahü teâlâya inanarak ve Onun emri olduğu için değil de, başka sebeplerle yapılan iyi işler, yani îmânsız olan ameller, kıymetsizdir. Amelsiz olan îmân ise, kıymetli ve faydalıdır. Îmân edip amel edenler, âhirette azâb görmekten kurtulur, dünyâda da saâdete kavuşurlar, rahat ederler. Amel, îmânın şartı değilse de, îmânın kemâlinin şartıdır. İNANAN VE SEVEN... Müslümânlığa inanan ve seven bir kimse, kusûrlarından dolayı Müslümânlıktan çıkmaz. İmân, Müslümânlık esâslarını kabûl etmek ve bütün hükümlerine uymakta kusûr etse bile, saygı göstermek olduğundan, Müslümânlığın temelidir. Amel îmândan bir parça olsaydı, her günâh işleyen, kâfir olurdu ve dünyâda da Müslümân kalmazdı. Netice olarak, dinimize göre amel, Cennete girmeye sebep değildir. Çünkü Cennete girmeye sebep, îmândır. Îmânı bozuk olan veya îmânı olmayan kimse, ne kadar çok ibâdet yaparsa yapsın, kapıdan döner, Cennete giremez. Ameli zirvede olan ve herkesin evliyâ olarak tanıdığı herhangi bir kimsenin de, eğer îmânı bozuksa, ibâdet olarak yaptıklarının hiçbir faydasını görmez. Âhırette Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmek için, îmân ile ölmek lâzımdır. Kur'ân-ı kerîmde ve hadîs-i şerîflerde açık olarak bildirilenlere uygun îmânı olmayan, harâmlardan sakınmayan ve İslâmın beş şartını yapmaya ehemmiyyet vermeyen kimse, âhırette rahmete kavuşamaz.