Allahü teâlâ, bu âlemi yoktan var etmiş ve kıyâmete kadar insanlarla mamûr olmasını dilemiştir. Âdem aleyhisselâmı topraktan yaratarak, onun çocukları ile bu âlemi süslemiştir. İnsanların dünyâda ve âhirette rahat yaşamaları, saâdete kavuşmaları için lâzım olan bilgileri Peygamberleri vasıtası ile göndermiş ve dünyânın geçici, âhiretin ise devamlı olduğunu bildirmiştir. Dünyâlık olan şeylerin, Allahü teâlâ indinde hiç kıymeti yoktur. Hadis-i şerifte; (Dünyâlık olan şeylerin Allah indinde sivrisinek kanadı kadar kıymeti olsaydı, kâfire bir yudum su vermezdi) buyuruldu. Ölümden önce olan her şeye dünyâ denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyâdan sayılmaz, âhiretten sayılırlar. Çünkü dünyâ, âhiret için tarladır. Hadis-i şerifte; (Dünyâ, âhiretin tarlasıdır) buyuruldu. DOĞU İLE BATI GİBİ!.. Âhirete yaramayan dünyâlıklar, zararlıdır. Harâmlar, günahlar ve mubahların fazlası böyledir. Dünyâda olanlar İslâmiyyete uygun kullanılırsa, âhirete faydalı olurlar. Hem dünyâ lezzetine, hem de âhiret nimetlerine kavuşulur. Kötülenen dünyâ, Allahü teâlânın râzı olmadığı, âhireti yıkıcı yerlerde kullanılan şeyler demektir. İnsân, ne için yaratılmış olduğunu unutup, dünyâ ziynetlerine aldanır, âhiret hazırlığı yapmazsa, ebedî felâkete sürüklenir. Dünyâ sevgisi âhirete hazırlanmaya mani olur. Çünkü kalb, onu düşünmekle, Allahü teâlâyı unutur. Beden, onu elde etmeye uğraşarak ibâdet yapamaz olur. Dünya ile âhiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Hadis-i şerifte; (Dünyâ sevgisi arttıkça, âhirete olan zararı da artar. Âhiret sevgisi arttıkça, dünyânın ona zararı azalır) buyuruldu. Hazret-i Ali de; "Dünyâ ile âhiret, doğu ile batı gibidir. Birine yaklaşan, diğerinden uzaklaşır" buyurmuştur. Bir kimse, ibâdetini yapmaz ve geçiminde, kazancında Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyâya düşkün olmuş olur. Hazret-i Ömer buyuruyor ki: "Bir kimse dünyâ sevgisini terk etse, ona âhiret sevgisi verilir. Bir kimse, başkalarının ayıbı ile meşgul olmayı terk etse, ona nefsinin ayıplarını ıslâh etmek nasip olur." Kalb, muhabbet, sevgi yeridir. Sevgi bulunmayan kalb, ölmüş demektir. Kalbde, ya dünya sevgisi, yahut Allah sevgisi bulunur. İbâdet yaparak, kalbden dünya sevgisi çıkarılınca, kalb temiz olur. Bu temiz kalbe, Allah sevgisi, kendiliğinden dolar. Günah işleyince, kalb kararır, hasta olur. Dünya işleri ile uğraşanların ve geçici olan dünya nimetlerine ve lezzetlerine kavuşmayı düşünenlerin kalblerinde Allah sevgisi kalmaz. İnsanı bu felâketten kurtaran en kuvvetli ilâç, kelime-i tevhid okumaktır. Bunun için, Allahü teâlâ, sonsuz merhametinden dolayı, her gün bir vakit değil, beş vakit namaz kılmayı emir buyurmuştur. Allahü teâlânın bu emri, insanlara sıkıntı vermek değil, onları kalb hastalığından kurtarmak içindir. Kalbin hastalığı, Hak teâlâdan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Belki, kendisine bağlanmasıdır. Çünkü herkes, herşeyi kendisi için ister. Çocuğunu sevmesi, malı, mevkii, rütbeyi hep kendisi için ister. Onun ma'bûdu, tapındığı şey, kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmaktadır. "ÖLMEK İSTEMİYORUZ!" Akıllı kimse, kendisini her türlü kötülükten koruyan ve âhiretini mamûr edendir. Emevi halifelerinden Süleymân bin Abdülmelik, Tâbi'înden olan Ebû Hâzim hazretlerine; -Ölmek istemiyoruz. Bunun sebebi nedir? diye suâl edince Ebû Hâzim hazretleri; -Yâ halife, sizler âhıretinizi harâb, dünyânızı ise mamûr eylediniz. İnsan, mamûr bir yerden, harâb yere gitmeyi elbet istemez buyurmuştur. Netice olarak insan, mamûr ettiği yeri sever ve hep orada kalmak ister. Bu eşyanın tabiatına uygundur. İnkâr edenlerin dünyâyı, imân edenlerin de âhireti sevmesi gayet normaldir. İnsanlarin ölümü ve ölmeyi sevmemelerinin sebebi de, dünyâlarını mamûr, ahiretlerini ise harâb ettikleri içindir. İnsân, mamur ettiği yerden, harâb olan bir yere gitmek ister mi?