İnsan, birçok bakımdan başka hayvânlara, hattâ bazı sıfatları bitkilere ve cansız maddelere benzer ise de, insanı hayvândan ayıran, belli husûsî insanlık sıfatları vardır. İnsana insanlık şerefi, bu özelliklerinden gelmektedir. Bu özellik, rûhun idrâk yani kavrama, düşünme kuvvetidir. İyi huyları kötülerinden, iyi işleri fenâlarından ayıran, bu kuvvettir. Allahü teâlâ, bu özelliği insana verdi ki, bununla yaratanını anlasın. Kalb ve rûh, bu kuvveti ile, yerleri, gökleri inceleyerek, Allahü teâlânın varlığını ve yüksek sıfatlarını anlar. Sonra, emirlerine ve yasaklarına, yanî İslâmiyyete uyarak dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşur, felâketlerden kurtulur. Zâriyât sûresinin 56. âyetinde meâlen; (İnsanları ve cinni, bana ibâdet etmeleri için yarattım) buyuruldu. Bu âyet-i kerîmedeki (İbâdet etmeleri için) ifâdesi, (Beni tanımaları için) demektir. Yanî Allahü teâlâyı tanımak, inanmak için yaratıldık. BUNLAR ŞEREF SAYILSAYDI... İnsanların hayvanlara benzeyen tarafları, şehvânî ve gadab kuvvetleridir. Bunun ikisi de, insan rûhu için kıymetli değildir. Bu kuvvetler, hayvânlarda da vardır. Hattâ hayvânlarda, insândan dahâ kuvvetlidir. Meselâ, öküz ve eşek insandan dahâ fazla yer ve içer. Arslan, manda ve fil, insandan dahâ kuvvetlidir. Kurt ve kaplan, insandan dahâ çok döğüşür, parçalar. Fâre, kedi, köpek, karanlıkta da görür, uzaktan, çabuk koku alırlar. Bütün bu kuvvetler, insan için şeref olamaz. Bunlar, şeref sayılsaydı, isimleri geçen hayvânlar, insandan dahâ şerefli, dahâ üstün olurlardı. Allahü teâlâ, insana, diğer varlıklardan farklı olarak rûhun yanı sıra, akıl ve nefis kuvvetleri de vermiştir. İnsan, aklına tâbi olursa, doğruyu, yaratanına giden yolu bulur. Nefsine tâbi olursa, hayvandan da aşağı olur. Cebrâîl aleyhisselâm, aklı, hayâyı ve îmânı Âdem aleyhisselâma getirdi ve; -Yâ Âdem! Allahü teâlâ selâm eder, sana getirdiğim şu üç hediyyenin birini kabûl etsin dedi buyurur. Âdem aleyhisselâm aklı kabûl edince, Cebrâîl aleyhisselâm, îmân ile hayâya; -Siz gidin buyurur. Îmân; -Allahü teâlâ bana, akıl nerede ise, sen de orada ol diye emretti der. Ondan sonra hayâ da aynı şekilde, Allahü teâlâ tarafından emrolunduğunu beyân ederek, her ikisi de, akıl ile berâber Âdem aleyhisselâmda kalırlar. Bu sebeple Allahü teâlâ, kime akıl verirse, hayâ ile îmân da onunla berâberdir. Aklı olan, Allahü teâlâya îmân eder. Îmân eden de hayâ sahibi ve edebli olur. Edebi olan da, her şeye kavuşur. Süfyân-ı Sevrî hazretleri; "Edeb öğrenilmeden ilim öğrenilmez" buyurmuştur. Edeb, güzel hallere, huylara sâhib olmak ve utanılacak hareketlerden sakınmak, her hususta haddini bilip, sınırı gözetmek hâlidir. İmâm-ı Rabbânî hazretleri; "Edebi gözetmek, zikirden üstündür. Edebi gözetmeyen Hakk'a kavuşamaz" buyurmuştur. Bahâeddîn-i Buhârî hazretleri bir sohbetlerinde buyurur ki: "Bizim yolumuzdakilerin şu edebi gözetmesi gerekir: Birincisi; Allahü teâlâya karşı edeptir. Yâni zâhiri ve bâtını ile tamâmen kulluk içinde olmalı. Allahü teâlânın bütün emirlerini yerine getirip, yasaklarından sakınması ve Allahü teâlâdan başka her şeyi terk etmesidir. İkincisi; Resûlullah efendimize karşı edeptir. Bu da iş ve hâllerde O'na uymaktır. Üçüncüsü; hocasına karşı edeptir. Çünkü kendisinin Peygamber efendimize uymasına, hocası vâsıta olmuştur. Bu bakımdan, hocasını hiçbir zaman unutmamalıdır." İLİM VE İDRAK KUVVETİ... İnsanın kalbine, rûhuna, ahlâkına kıymet verilmezse, insanın hayvândan farkı olmaz. Hattâ hayvânlardan aşağı olur. İnsanı hayvândan ayıran özellik, ilim ve idrâk kuvvetidir. Şems-i Tebrîzî hazretleri; "Âdemoğlunun edebden nasîbi yok ise insan değildir. Âdemoğlu ile hayvan arasındaki fark budur. Gözünü aç ve gör ki bütün Allahü teâlânın kelâmının mânâsı, âyet âyet edebden ibârettir" buyurmuştur. Netice olarak insanı hayvandan ayıran fark, edeptir. Edep hududa, sınırlara riâyet etmek, o sınırı, aşmamak, taşmamaktır. En büyük edep ise, ilahi hududu muhafaza etmek, gözetmektir.