Biyologlar, insan ile hayvan arasındaki farkı, yalnız madde bakımından inceliyor. Hâlbuki, insan ile hayvanlar arasında en büyük fark, insanın rûhudur. İnsanlarda rûh vardır. İnsanlık şerefi hep bu rûhdan gelmektedir. Bu rûh, ilk olarak, Âdem aleyhisselâma verildi. Hayvanlarda bu rûh yoktur. Maddîcilerin, felsefecilerin bu rûhdan haberleri olmadığı için, insanı maymuna yakın sanabilirler. İnsanın şekli, yapısı, maymuna benzese de, insan insandır. Çünkü rûhu vardır. Maymun ise hayvandır. Çünkü bu rûhdan ve rûhun hâsıl ettiği üstünlüklerden mahrûmdur. Görülüyor ki, insan ile hayvan, tamâmen ayrıdır.
Her maddede ağırlık ve hacim gibi ortak özellik olduğu gibi, o maddeye mahsûs olup, onu tanıtan özellikleri de vardır. Meselâ, her maddenin belli özgül ağırlığı vardır. Her sıvının kaynama ve donma sıcaklıkları, katı cisimlerin belli ergime sıcaklığı, ışınların belli dalga boyları vardır.
CANLILARIN HUSÛSÎ SIFATLARI
Bunun gibi, canlıların da, belli husûsî sıfatları, özellikleri vardır. Meselâ, yüksük otu, kalbe tesiri ile tanınır. Atın, binicisine itâati, koşma özelliği meşhûrdur. Atta bu özellik olmasa, ona eşek gibi yük vurulurdu.
İnsan, birçok bakımdan başka hayvânlara, hattâ bazı sıfatları bitkilere ve cansız maddelere benzer ise de, insanı hayvândan ayıran, belli husûsî insanlık sıfatları da vardır. Ona insanlık şerefi, bu özelliğinden gelmektedir. Bu özellik nutuk, yani rûhun idrâk, kavrama, düşünme kuvvetidir. Söz söylemeye de nutuk vermek denir ise de, burada, bu mânâda değildir. Dilsiz kimse, söylemez. Fakat yine insandır. Çünkü nutuk sâhibidir. Yani anlayışlıdır ve düşünür. Tûtî kuşu, yani papağan, söyler. Fakat, insan değildir. Çünkü nutku, anlayışı, aklı, fikri, düşünmesi yoktur.
İşte, iyi huyları kötülerinden, iyi işleri, fenâlarından ayıran, bu nutuktur. Allahü teâlâ, bu özelliği insana verdi ki, bununla yaratanını anlasın. Kalb ve rûh, bu kuvveti ile, yani nutuk, akıl ni'meti ile yerleri, gökleri inceleyerek, Allahü teâlânın varlığını ve yüksek sıfatlarını anlar. Sonra, emirlerine ve yasaklarına, yani İslâmiyete uyarak dünyâ ve âhıret saâdetine kavuşur. Felâketlerden kurtulur. Zâriyât sûresinin 56. âyetinde meâlen;
(İnsanları ve cinni, bana ibâdet etmeleri için yarattım) buyuruldu.
Bu âyet-i kerîmedeki (ibâdet etmeleri için) ifâdesi, (beni tanımaları için) demektir. Yani, Allahü teâlâyı tanımak, inanmak için yaratıldık.
İnsanların hayvânlara benzeyen tarafları, hayvânî rûhdan ileri gelen şehvânî ve gadab kuvvetleridir. Bunun ikisi de, insan rûhu için kıymetli değildir. Bu kuvvetler, hayvânlarda da vardır. Hattâ hayvânlarda, insandan dahâ kuvvetlidir. Meselâ, öküz ve eşek insandan dahâ fazla yer ve içer. Domuz ve kuşlar, insandan dahâ fazla şehvetlidir. Arslan, manda ve fil, insandan dahâ kuvvetlidir. Kurt ve kaplan, insandan dahâ çok dövüşür, parçalar. Fâre, kedi, köpek, karanlıkta da görür. Uzaktan, çabuk koku alırlar...
KALB VE RUH KUVVETİ
Bütün bu kuvvetler, insan için şeref olamaz. Bunlar, şeref sayılsaydı, isimleri geçen hayvânlar, insandan dahâ şerefli, dahâ üstün olurlardı. İnsanın şerefi, rûhunun iki kuvvetinden gelmekdedir. Kalb ve rûh, ilim, nutuk kuvveti ile, fazîletleri, üstünlükleri anlayacak, amelî kuvveti ile, bunlara sarılacak, kötülüklerden sakınacaktır.
Gözün akla değil, aklın göze bağlı olmasını savunanlar olmuştur. Hâlbuki akıl, duygu organları üstünde bir kuvvettir ve hissedilen şeylerin doğrusunu, yanlışını ayıran bir hâkimdir. İnsanlar, göze tâbi olsaydı, insanlık şerefi, gözün kuvveti ile ölçülseydi, kedi, köpek ve fârenin insandan dahâ şerefli, dahâ kıymetli olması lâzım gelirdi. Çünkü bu hayvanlar, karanlıkta da görüyor, insan ise göremiyor. His organları, aklın âletleridir. Kumandan, hâkim ise, akıldır.
Netice olarak, insanın üstünlüğü, ona ihsân edilen rûhu ve bu rûhda bulunan anlama, idrâk etme, düşünme gibi özellikleri sebebi iledir. Rûhun bu özellikleri sebebi ile insan, diğer canlılardan üstün olduğu gibi, rûhunu kuvvetlendirir, onun gıdâsını verirse, meleklerden de üstün olabilir. Çünkü insanın şerefi, kıymeti, ilmi ve edebi ile ölçülür. Malı, makamı, nesebi ile değil!