İslâm dîni, edeb ve güzel ahlâk dînidir. İslâm âlimleri, terbiyede ve güzel ahlâkta, İslâm dîninin mümessili, temsilcisi olmuşlar ve İslâmiyeti dünyâya böyle tanıtmışlardı. Çünkü Müslümânlık, iyi ahlâk demektir. Güzel ahlâk sâhibi olmak, insanlara iyilik etmek farzdır. Allahü teâlâ, Peygamber efendimize;
(Ben seni iyi ahlâkı tamamlamak için yarattım!) buyurmuştur.
İbn-i Atâ hazretleri, bir gün dostlarına;
-Yükselenler ne sebeple yükselirler? diye suâl etti. Orada bulunanlardan bir kısmı;
-Çok oruç tutmakla dedi. Bir kısmı;
-Nefse istemediği şeyleri zorla yaptırmaya çok devâm etmekle dedi. Diğer bir kısmı da;
-Kendinin muhâsebesini yapmakla, nefsi hesâba çekerek doğruya yönelmekle dedi. Bir kısmı ise;
-Cömertlik yapmakla dedi... Bunun üzerine İbn-i Atâ hazretleri;
-Yüksek derecelere üstünlüklere kavuşanlar, ancak güzel ahlâk ile kavuştular. Allahü teâlâya mahlûkât içinde en yakın olan, Muhammed aleyhisselâmdır. O'nun yolunda olanlar, güzel ahlâk sâhibi olanlardır, buyurdu.
Güzel ahlâk sâhibi olan ve zamanının fen bilgilerinde yükselmiş olan Müslümâna medenî denir. Fende ilerlemiş ağır sanâyi kurmuş, fakat ahlâkı bozuk olan kimseye zâlim, eşkiyâ ve diktatör denir. Fen ve sanatta geri ve ahlâkı bozuk olanlara, vahşî denir.
Medeniyet, tâmîr-i bilâd ve terfîh-i ibâddır. Yani şehirler yapmak ve insanlara hizmettir. Bu da, fen ve san'at ve güzel ahlâk ile olur. Kısacası, fen ve san'atın güzel ahlâk ile birlikte olmasına medeniyet denir. Medenî insan, fen ve san'atı, insanların hizmetinde kullanır. Zâlimler ise, insanlara işkence yapmakta kullanır.
Büyük, küçük her millet, islâmiyetin bildirdiği, değişmez olan güzel ahlâka sarıldığı, bunları uyguladığı kadar, rahata, huzûra, saâdete kavuşur. İslâmiyetin bildirdiği sosyal ve ekonomik ahlâktan, ahkâmdan ayrılan insanlar, milletler, sıkıntıdan, ızdıraptan, felâketten kurtulamamışlardır. Geçmiş milletlerde böyle olduğunu tarîhler yazmaktadır. Gelecekte de, elbette böyle olacaktır. Çünkü tarîh, tekerrürden ibârettir.
Müslümânlar, millî birlik ve berâberliğe çok önem vermeli, memleketlerinin kalkınması için maddî, mânevî çalışmalı, din bilgilerini iyi öğrenmeli, harâmlardan sakınmalı, Allaha, devlete ve kullara karşı olan vazîfelerini yerine getirmelidir. İslâmın güzel ahlâkı ile bezenmeli, kimseye zarar vermemelidir. Fitne, yani anarşi çıkarmamalıdır. Dînimiz, böyle olmamızı emrediyor.
Müslümânın vazîfesi, nefsine, şeytâna uymayıp ve kötü arkadaşlara, azgın, âsî kimselere, anarşistlere aldanmayıp, kanuna karşı suçlu olmaktan, Allahü teâlâya karşı da günâh işlemekten sakınmaktır.
Netice olarak Müslüman, herkese iyilik etmeli, eli ile, dili ile kimseyi incitmemeli, kimseye zarar vermemeli, hıyânet etmemeli, herkese faydalı olmalı, devlete, kanunlara karşı isyân etmemeli, gayr-i müslim de olsa, herkesin hakkını ödemelidir. Kötü huylarını terk edip, güzel huylarla bezenmelidir. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi:
(Müslümân demek, Müslümânlara eli ile, dili ile zarar vermeyen kimse demektir.)