İsraf ederek hayır yapılmaz!..

A -
A +

İsrâf, malı telef etmek, faydasız hâle getirmek, dîne ve dünyânın mübâh olan işlerine faydalı olmayacak şekilde sarf etmektir. İsrâf, Allahü teâlânın verdiği nîmeti hakîr görmek, nîmete kıymet vermemek, nîmeti elden kaçırmak, kısaca küfrân-ı nîmet etmek yâni şükür etmemektir. Bu ise, nîmeti verenin, azarlamasına ve azâb etmesine sebeb olur. Nîmetin kıymeti bilinmeyince, hakkı gözetilmeyince elden gider. Şükür edilince ve hakkı gözetilince elde kalır ve artar. İsrâf çok kötü bir huydur ve kalbi karartan, kemiren, tehlikeli bir hastalıktır. Bu sıfat, kalbi kaplamadan önce, gidermek ve bu felâketten kurtulmak için bütün ilâçlarına başvurup uğraşmalıdır. Kurtarması için, cenâb-ı Hakka yalvarmalı, duâ etmelidir. İmâm-ı Birgivî hazretleri buyuruyor ki: "Tasavvuf, kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylarla doldurmak demektir. Kötü huyları araştırdım. Altmış olduğunu anladım. Altmış çeşit kötü huydan 27'ncisi, isrâf ve tebzîrdir. Tebzîr, tohumu tarlaya saçmaya ve malı boş yere dağıtmaya denir. İsrâf ise, harâmdır." ŞEYTANLARIN KARDEŞLERİ!.. İsrâfın kötülüğünü göstermek için, Allahü teâlânın; (İsrâf etmeyiniz! Allahü teâlâ, isrâf edenleri sevmez) meâlindeki kelâmı yetişir. İsrâ sûresindeki âyet-i kerîmede de meâlen; (Tebzîr etme! Tebzîr edenler, şeytânların kardeşleridir) buyuruluyor. Şeytânın kardeşi de, şeytân olur. Şeytân isminden dahâ kötü bir isim yoktur. İsrâfı, bundan dahâ çok kötüleyen bir şey düşünülemez. Allahü teâlâ, mallarını isrâf edenlere bir şey vermeyiniz diye emir ederken, bunları en kötü bir isim ile adlandırıyor. Nisâ sûresindeki âyet-i kerîmede meâlen; (Mallarınızı sefîhlere, alçaklara vermeyiniz!) buyuruyor. Kur'ân-ı kerîmde Fir'avn'ı kötülerken; (O, isrâf edenlerden idi) buyuruluyor. Lût aleyhisselâmın kavmi de; (Belki siz, isrâf eden kavimsiniz!) diye kötüleniyor. Abdullah-ı İsfehânî hazretleri buyuruyor ki: "İbâdetlerden lezzet alamamanın sebeplerinden biri de, haram ve şüpheli yemeklerdir. Eğer yenilen lokma şüpheli ise, ondan; hırs, şehvet, hased, düşmanlık ve riyâ doğar. Kim şüpheli bir şey yerse, Allahü teâlâya giden yolu doğru olarak bulamaz. Kim haram yerse, kendisine o yol kapanır. Kim yemede isrâf ederse, kalbi kararır. Kim Allahü teâlâdan gâfil olarak yerse, kalbine kasvet gelir. O zaman ömrü boyunca yaptıkları boşa gider." Abdülazîz Dîrînî hazretleri, talebelerine şöyle nasîhat etmiştir: "Bütün işlerinizde ve hareketlerinizde, orta hâl üzere olun. Cimrilikten ve isrâftan son derece sakının. İsrâf ve haddinden fazla dağıtmakla, elde bir şey kalmaz. Bir gün insan muhtaç kalır. Cimrilik yapmak, hâl ve harekette ölçülü olmamakla da, kişi îtibâr bulamaz." Nefîs yemekleri yemek, kıymetli, yeni elbise giymek, yüksek, büyük binâlar yapmak ve İslâmiyyetin harâm etmediği dahâ bu gibi şeyler, helâlden kazanıldığı, kibir ve öğünmek için olmadığı zamân isrâf olmaz. Peygamber efendimiz, Abdullah ibni Abbâs hazretlerine hitaben; (İstediğini ye, istediğini giyin! İnsanı yanlış yola götüren, isrâf ve tekebbürdür) buyurmuşlardır. Ekmeğin pişkin yerini ve içini yiyip, kenâr ve kabuklarını atmak isrâftır. Bırakılan kısımları başkası veyâ hayvan yerse, isrâf olmaz. Sofraya lüzûmundan fazla ekmek koyup, sonra bunları, tekrâr yemek için kaldırmamak isrâftır. Yani, yenmeyen ekmek parçalarını atmak ve riyâ, gösteriş, şöhret için fazla ekmek koymak isrâf olur. "SİZLER BAKMAMIŞ OLSANIZ!.." Süfyân-ı Sevrî hazretleri, birisiyle birlikte evinin kapısında duruyordu. Önlerinden, süslenmiş bir adam geçti. Arkadaşı, bu adama bakmak isteyince, Süfyân-ı Sevrî hazretleri mâni olup; "Eğer sizler bakmamış olsanız, böyle isrâf yapmazdı. Bunun isrâf günahına siz de ortak oluyorsunuz" buyurmuştur. Netice olarak isrâf, haramdır ve haram yere harcamakla hayır yapılmış olmaz. İmâm-ı Mücâhid hazretlerinin buyuruduğu gibi: "Bir kimse, Allahü teâlânın emrettiği yerlere dağ kadar altın harcetse, isrâf olmaz. Bir avuç buğdayı, harâm olan yere verse, isrâf olur."