"İstişâre eden, pişmân olmaz"

A -
A +

İstişâre kelimesinin sözlük anlamı, fikir soma, danışma demektir. Meşveret kelimesi de, danışma anlamındadır. Meşveret veya istişâre etmek yani danışmak, insanı pişmân olmaktan koruyan bir kale gibidir. Meşveret olunacak kimsenin, insanların hâlini, zamânın ve memleketin şartlarını iyi bilmesi lâzımdır. Buna siyâset bilgisi denir. Bundan başka, istişâre edilecek kimsenin aklı, fikri kuvvetli, ileriyi gören, hattâ sıhhati yerinde olması, lâzımdır. Peygamber efendimiz; (İstişâre eden, danışan pişmân olmaz, istihâre eden zarar etmez) buyurmuştur. İnsan, mâlını, emniyyet ettiği kimseye bıraktığı gibi, doğru söyleyeceğine emîn olduğu kimse ile istişâre eder, ona danışır. Âl-i İmrân sûresinin 159. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Yapacağın işi önce meşveret et) buyurulmuştur. Mü'min, herkesin mâlını, cânını emniyyet ettiği kimsedir. Emânet ve hıyânet, mâlda olduğu gibi, sözde de olur. Hadîs-i şerîfte; (Meşveret edilen kimse emîndir) buyuruldu. Yani onun doğruyu söyleyeceğine ve sorulanı başkalarından gizleyeceğine emânet olunur, güvenilir. Onun, doğru söylemesi vâcibtir. Meşveret olunan kimsenin, bilmediğini veyâ bildiğinin aksini söylemesi günâhtır. Hatâ ile söylemesi günâh olmaz. İstişâre edilecek şartları taşımayan birisi ile meşveret edilirse, her iki tarafa günâh olur. Din ve dünyâ işlerinde bilmeyerek fetvâ verene, melekler lanet eder. Peygamber efendimiz, Vahy-i ilâhî olmadığı zamân bir işe başlayacak olsa, kendi görüşü ile hareket etmeyip, (İşlerinde istişâre et!) meâlindeki âyet-i kerîme gereğince, Eshâbının fikirlerini sorarak, en güzel fikre göre hareket ederdi. "DİNİNİ ÖĞREN Kİ!.." Behâeddîn-i Buhârî hazretlerinin bir talebesi varmış. Hocasından nefsin kötülüklerini dinleye dinleye, bir gün dağın kenarına, tenha bir yere gidip, "nefsim nedir senden çektiklerim" diyerek, kendi kafasına vuruyor, kendisini dövüyormuş. Oraya mübârek bir zât gelmiş ve; -Ne yapıyorsun evlâdım deyince; -Nefsim yüzünden kendime eziyet ediyorum demiş. Bunun üzerine o zât buyurur ki: -Evlâdım, nefsin sana değil Allahü teâlâya, Peygamber efendimize, dine düşman. Sen eğer nefsine düşmanlık edeceksen onun yolu var. Nefsin seni nereden aldatıyorsa, sen ona oradan vur. Önce düşmanın, nereden saldıracağına bak, sonra da tedbirini al. Dinini öğren ki, onun düşmanlığından sakın. Sen kendine vurmakla, onu daha çok güldürüyor, eğlendiriyorsun buyurur ve şöyle devam eder: "Sana söyleyeceklerimi Allah için yaparsan, o zaman nefsin perişan olur. 1-Îmân edeceksin ve ehl-i sünnet itikadında olacaksın. 2-İlim sahibi olacaksın ki nefsinin saldırısına karşı korunasın ve dinini başkalarına öğretesin. 3-Harâmlardan sakınacaksın. 4-Farzları yapacaksın. 5-Sormadan, danışmadan, iştişâre etmeden bir şey yapmayacaksın. Nefsi en ziyâde tahrip eden sormaktır, danışmaktır. Çünkü nefis 'ben biliyorum' der" buyurur. Talebe de; -Peki, hay hay efendim der. Fakat bir de bakar ki, o mübârek zât kaybolmuş. Meğer o zât, Hızır aleyhirrahme imiş. Talebe, yaşadıklarından şaşkın bir hâlde, medreseye, dergâha döner. Hocası tebessümle karşılar ve ne olup bittiğini sorar, o da olanları olduğu gibi anlatır. "SANA HAKİKATİ SÖYLEMİŞ" Talebesini dinleyen Behâeddîn-i Buhârî hazretleri; -Evlâdım, Hızır aleyhirrahme bizi çok sevdiği gibi, talebelerimizi de sever. Sana gelip, hakikati söylemiş buyurur ve; -Peki beşinci olarak sana ne demişti diye sorar. Talebe de; -Sormadan, danışmadan bir şey yapma. -Peki sen kendini dövmeden evvel gelip bize sordun mu, bizimle istişâre ettin mi? -Yok efendim sormadım. -Peki şimdi söz ver bakalım sormadan, istişâre yapmadan bir şey yapmayacağına dair buyurur. Talebe de söz verir... Netice olarak, istişâre etmek yani danışmak, insanı pişmân olmaktan korur. İstişâre etmeyen, kendi aklına göre hareket eden ise, dünyâda ve âhirette mutlaka zarar eder. Süfyân-ı Sevrî hazretlerinin buyurduğu gibi: "Dînin ve âhiretin husûsunda, Allahü teâlâdan korkan kimselerle istişâre et, onlara danış."