İtaatte edebi gözetmek

A -
A +

İslâmiyyet insanlara ahlâkî ve insânî husûsları gâyet mantıkî bir tarzda öğretirken, onları hiçbir zamân yapamayacakları işlere zorlamamıştır. Aksine, onlara iyi ve râhat yaşamak için birçok imkânlar tanımıştır. Allahü teâlâ, insanların râhat ve mes'ûd yaşamasını istemekte ve bunun için de, insanların günâh işlememesini emretmektedir. Zira Müslüman, kendisinin dâimâ Allahü teâlânın huzûrunda olduğuna inanır ve bu sebeple günâh işlememeye, emredilenleri de yapmaya çalışır. Ebü'l-Berekât Hakkârî hazretleri; "Edep, kulun, Allahü teâlâya karşı vazîfelerini, vakitlerini nasıl değerlendireceğini, haramlardan nasıl korunacağını bilmesidir" buyurmuştur. İNSAN ÂCİZ BİR MAHLÛKTUR Namâz kılmak, Allahü teâlânın huzûrunda durmak demektir. Namazda kalbin kötülüklerden temizleneceği, Kur'ân-ı kerîmde bildirilmektedir. Zira kötülüklerden temizlenmemiş bir kalb ile, Allahü teâlânın huzûruna çıkılamaz. Namazın büyük ve önemli bir ibâdet olduğu, şartlarının çokluğundan anlaşılmaktadır. Ayrıca, vâcibleri, sünnetleri, müstehabları, mekrûhları, müfsidleri de bunlara eklenirse, kulun Rabbinin huzûrunda nasıl bulunması lâzım geldiği daha iyi anlaşılır. İnsan, âciz, güçsüz, zavallı bir mahlûktur. Her nefeste, kendisini yaratan Allahü teâlâya muhtaçtır. Bunun için namaz kılmak, kul ile Rabbini ayıran ve kula haddini bildiren bir ibâdettir. İmâm-ı Gazâlî hazretleri buyuruyor ki: "Nice abdest alanlar vardır ki, abdesti güzel almaz ve nice namâz kılanlar vardır ki, hudû ve huşû ile kılmazlar. Eğer kendini karınca ısırmış olsa, namâzı bırakıp o karınca ile meşgul olurlar. Hâlbuki Allahü teâlânın azametini bilenlerin, ellerini ve ayaklarını kesmiş olsalar hiç direnmezler. Zîrâ onların ibâdetleri Allahü teâlâ içindir. Allahü teâlânın huzûrunda duran kimse, Onun heybet ve azametini bildiği, tefekkür ettiği kadar huşû eder, korkar. Hükümdarlardan birinin huzûrunda bir kişiyi akrep sokar, o da sabreder, hükümdara hürmet için hiç hareket etmez. Ya heybet ve azamet sahibi olan Allahü teâlânın huzûrunda duranın hâli nasıl olmalıdır? Elbette Allahü teâlânın huzûrunda, daha ziyâde huzûr ve huşû gerektirmektedir." Allahü teâlâya ve Onun Resûlüne karşı edebi takınarak huzûr ile ibâdet edenler ve haramlardan sakınanlar, yüksek derecelere, cenâb-ı Hakkın rızâsına kavuşurlar. Ebû Ali Dekkâk hazretleri anlatır: HÜKÜMDARIN HUZURUNDA... "Vezirin birisi bir gün hükümdarın huzûrunda iken, orada bulunan hizmetçilerin birisinden bir ses duyar ve o tarafa bakar. Hükümdar da, vezirin kendisiyle ilgilenmeyip, başka bir yere baktığını görür. Vezir, bu durumu fark edince, o tarafa bakmasının, hükümdar tarafından yanlış anlaşılmaması için bakmasına devâm eder. Vezir, bundan sonraki toplantılarda da, hükümdarın huzûrunda bulunurken, hep bir yere bakar. Böylece hükümdar, vezirin bu hâlinin tabiî olduğunu, edebde kusûr etmediğini ve gözlerinde şaşılık bulunduğunu zanneder. Edeb ve korkuda, kendisi gibi mahluk olan birisinin huzûrunda, bu şekilde dikkatli olan bir kimsenin, kendisinin ve her şeyin sahibi, yaratanı olan Allahü teâlânın huzûrunda nasıl durması gerektiğini, iyi düşünmesi lâzımdır." Netice olarak insanın şerefi, kıymeti, ilmi ve edebi ile ölçülür. Allahü teâlâya karşı edebi gözetmeyen bir kimse, kullara karşı da edebli olamaz, onlara şefkat ve merhametle yaklaşamaz. Allahü teâlâya karşı edeb ise, Onun emirlerini yapmak ve yasak ettiklerinden de sakınmaktır. Zira edebi gözetmeyen, Allahü teâlânın rızâsına kavuşamaz.