İmânın altı şartından biri, kadere, hayrın ve şerrin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır. Allahü teâlâ, hayrı ve şerri, iyiyi kötüyü irâde eder, ister ve yaratır. İyilerin de, kötülerin de yaratanı Odur. Fakat, iyiliklerden râzıdır, şerlerden, kötülüklerden ise râzı değildir, beğenmez. İrâde etmek başkadır, rızâ yani râzı olmak başkadır, bunları birbirine karıştırmamalıdır. İnsan, bazan her şeye başvurduğu ve çok çalıştığı hâlde, istediklerine kavuşamaz. İşte o zamân insan, bu işte kendi elinde olmayan bir kudret bulunduğuna ve bu kudretin insanların yaşamaları ve başarıları üzerinde tesirli olduğuna, onlara yön verdiğine inanır ve bu hâli kabûl eder. İşte bu hâl, kaderdir, kısmettir. Kadere, kısmete inanmak, insan için büyük bir tesellî kaynağıdır. Zira; "Ben vazîfemi, elimden gelini yaptım, sebeplere yapıştım fakat ne yapayım ki kaderimde, kısmetimde olan bu imiş" diye inanan bir müslümân, bir işte başarısız olsa bile, ümitsizliğe kapılmaz ve büyük bir iç huzûru ile çalışmaya devâm eder. İnşirâh sûresinin 5. âyeti ve devâmında meâlen; (Güçlükle berâber şüphesiz bir kolaylık vardır. Evet muhakkak güçlükle berâber bir kolaylık vardır. Öyleyse, bir işi bitirince diğerine giriş ve hâcetini yalnız Rabbinden iste) buyurulmuştur. Hâlbuki, inanmıyan ve yalnız maddî sebeplere önem veren bir kimse, böyle bir durum karşısında ümidini, cesâretini, çalışma azmini kaybeder ve bir dahâ çalışamaz hâle gelir. İkinci Cihân Harbinden sonra, bütün dünyâ, Kadere, Kısmete inanmaya başlamıştır. Birçok Avrupa ve Amerika neşriyatında; "Müslümânların kader, kısmet dedikleri şey, meğerse ne kadar doğru imiş. Ne kadar uğraşırsak uğraşalım, hâdiseleri değiştirmek imkânı yoktur" denilmiştir. Bir felâket karşısında kalan, sevdiklerini, malını, mülkünü kaybeden bir kimse, ancak kadere, kısmete inanarak ve Allahü teâlâya tevekkül ederek tesellî bulabilir. Zira tevekkül yani Allahü teâlâya güvenmek, insan için en büyük tesellî kaynağıdır. Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretleri, 1540 senesinde bir yaz günü, Nil nehri kenarında yaşıyan yaşlı velî bir zâtı ziyârete gider. Yaşlı zât, Abdülvehhâb-ı Şa'rânî hazretlerinin elini öyle bir sıkar ki, acısından bağıracak hâle gelir. Sonra da, kuvvetini nasıl bulduğunu sorar ve bu kuvveti nasıl muhafaza ettiğini şöyle anlatır: "Bendeki bu kuvvet, gençliğimden beri yediğim helâl lokmalar sebebiyledir. Hamurum helâl bir maya ile yoğrulmasaydı, bu günün, günahlarına aldırmayan insanların vücutları gibi, benim vücûdum da gevşek olurdu. Şu an 143 yaşına geldim. Allahü teâlâya yemin ederim ki, bugün insanlar her bakımdan değişmiştir. Hele bu son senelerde, dînin emirlerini yerine getirmekte ve emânete riâyet etmekte büyük bir eksiklik var. Bugün yakın akrabân, hattâ öz kardeşin bile seni tanımamaktadır. Oğlun dahi sana başka gözle bakmakta ve bir yabancı gibi davranmaktadır. İnsanların birbirlerine muhabbetleri hiç kalmamış, dert ve belâlara karşı sabırları eksilmiş, kazâ ve kadere karşı boyun eğmek yerine öfke, isyân hâkim olmuş, dinleri zayıflamıştır." Bir kimsenin saîd olmasının alâmeti, Allahü teâlânın kazâ ve kaderine râzı olması, itirâz etmemesidir. Şakî, kötü olmasının alâmeti de, cenâb-ı Hakkın kazâ ve kaderine râzı olmayıp, isyân etmesi bağırıp, çağırması, ağlaması ve sızlamasıdır. Doğru yol, kulun rızâsını, kazâ ve kadere tâbi etmesidir. Abdülazîz Dîrînî hazretleri; "Eğer kadere, Allahü teâlânın hükmüne rızâ gösterirseniz şerefli bir hayat yaşarsınız. Yok, imkânsız bir şeyin olmasını ümit ederseniz, ümidinizi, tehlikeli bir şey üzerine binâ etmiş olursunuz" buyurmuştur. Netice olarak, kadere inanan, îmân eden bir kimse, kederden emin olur, huzûrlu olur. Zaten kâmil, olgun hakiki bir mü'min, başına hayır ve şer geldiğinde, ben bunu bekliyordum diyendir. Allahü teâlânın takdirine, kaza ve kaderine îmân eden, kederden kurtulur, huzûrlu olur.