Evliyâ ölünce, feyiz vermesi bitmez, hattâ artar. Fakat, nâkıs, henüz yetişmemiş olanların, kendilerini kemâle erdirecek, olgunlaştıracak kadar, meyitten feyiz almaları pek az olur. Velîden, öldükten sonra alınan feyiz, diri iken alınan kadar olsaydı, Medîne'de yaşayan Müslümânların, bu zamâna gelinceye kadar, hepsinin Resûlullah efendimizin kalbinden feyiz, nûr alarak, Eshâb-ı kirâm derecesinde olmaları lâzım gelirdi. Kimsenin rehber aramasına lüzûm kalmazdı. Çünkü rehberden feyiz alabilmek için, feyiz alan ile feyiz veren arasında bağlılık lâzımdır. Rehber ölünce, bu bağlılık kalmaz. Fenâ ve bekâ makamlarına kavuştuktan sonra, bâtınları arasında bağlılık hâsıl olup, kabirden de, çok feyiz alınabilir ise de, bu feyiz de, diri iken alınan feyiz kadar olamaz. İrşâd-üt-tâlibîn kitabında buyuruluyor ki:
ÂLİM VEFÂT EDİNCE...
"Büyük bir âlim vefât edince, feyiz vermesi kesilmez, hattâ artar. Fakat kalb hastalıklarına şifâ olan bakışları ve sözleri devâm etmediği için, bir insanın meyyit ile olan bağlılığı, diri ile olan gibi olamaz. Meyyitin rûhâniyyetinden feyiz almak az olur. Fenâ ve Bekâ makamlarına yükselen dirilerin, meyyit ile irtibâtları, diri iken olduğu kadar değilse de, çok olur ve bunlar meyitten çok feyiz alırlar. Fakat, diri iken dahâ fazla alırlar. Çünkü diriler, yanındakilerin İslâmiyetin hükümlerine yapışmalarını sağlar. Bütün hâlleri ve sözleri ile kalblerine tesîr ederek, muhabbetin, sevginin artmasına, böylece dahâ çok feyiz almalarına sebep olurlar."
Görülüyor ki, bir mürşid, bir rehber aramak lâzımdır. Temiz bir Müslümân, evliyâ diri iken ve kabirde iken de, rûhlarından feyiz alır ise de, diri olan evliyâ, bunun yapması lâzım olan vazîfeleri söyler, hatâlarını düzeltir, feyiz alması kolaylaşır ve çok olur. Ölüler ise bir şey söyleyemez, yol gösteremez, kusûrlarını bildiremez. Bu sebeple feyiz alması azalır veyâ tamamen durur.
İlhâm ve rüyâ ile meyitten ders almak da olamaz. Çünkü ilhâmlara ve rüyâlara, vehim, hayâl ve şeytân karışabilir. Karışmamış olanları da, tevîlli, tâbîrli olabilir. Bunların tâbirini, yorumunu da, herkes yapamaz. Doğrular, eğrilerinden ayırt edilemez. Kazanç kıymetli ise de, zarar da, o derece tehlikelidir. Böyle olmakla berâber, hakîkî âlim bulunmadığı zamânlarda, mürşit, rehber geçinen câhillere aldanmayıp, vefât etmiş olan evliyânın rûhlarından feyiz almaya çalışmalıdır. Buna kavuşmak için de, Ehl-i sünnet i'tikâdında olmak, İslâmiyetin hükümlerine uymak, hakîkî âlimlerin kitâplarını okumak ve bu kitapları okuyanlarla sohbet etmek şarttır.
Küçük çocuk, en çok anasını sever ve ona sığınır. Aklı başına gelince, babasına dahâ çok güvenir, buna sığınır ve bundan faydalanır. Mektebe, okula veyâ sanata başlayınca, hocasına, ustasına sarılır, bunlardan faydalanır. Allahü teâlânın âdeti böyledir. Rûhun kazançları da, bunun gibi, önce ana, baba ve âlim, sonra da Resûlullah efendimiz vâsıtası ile alınmaktadır. İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
"Resûlullah efendimiz vefât edince, Eshâb-ı kirâm, sıra ile dört halîfeyi seçtiler. Halîfe seçmek, yalnız dünyâ işlerini düzene koymak için değildi. Bâtınlarını kemâle getirmek için de seçmişlerdi."
KAVUŞUR VE KAVUŞTURUR!..
Netice olarak, ehl-i sünnet âlimlerinin, evliyanın, îmâm-ı Rabbânî hazretleri gibi zâtların kitaplarını, hayatlarını okuyarak anlayan bir kimse, hem din bilgilerini öğrenir, hem de bu zâtları tanıyarak, kalbi onlara meyleder, bağlanır. Onların bütün dünyâya saçtığı nûrları alıp, olgunlaşmaya başlar. Ham bir karpuz, güneşin ışıkları karşısında zamânla olgunlaştığı, tatlılaştığı gibi yetişerek kâmil, olgun bir insan olur. Bu dünyâ ve hayât görüşünde değişiklikler olduğunu hisseder. Hâller, zevkler, tatlı rüyâlar görür. Din büyüklerini rüyâda ve uyanık iken de görmeye, bunlarla konuşmaya başlar. Nefsi de gafletten kurtulup, namâzın tadını duymaya, ibâdetlerden zevk almaya başlar. Günâhlardan, harâm olan şeylerden, kötü huylardan nefret duyar. İyi huylar onun âdeti olur. Herkese iyilik eder, milletine, insanlara faydalı olur. Saâdet-i ebediyyeye kavuşur ve başkalarını da kavuşturur.