İnsanın vücûdu hasta olduğu zaman, ibâdetlerini, hizmetlerini yapamadığı gibi, kalbi hasta olduğunda da, Allahü teâlânın emirlerini yapamaz, yasaklarından sakınamaz. Yapmaya çalışsa bile, çok azını yapabilir. Kalbi hasta olan kimsenin, rahatlıkla ve güçlü bir şekilde ibâdet yapabilmesi için, öncelikle kalbinin tedâvi edilmesi şarttır. Herkesin kalbinde hastalık vardır. Zira Bekara sûresinin 10. âyetinde meâlen; (Kalblerinde hastalık vardır) buyurulmaktadır. İnsânın bedeni hastalandığı zaman, bunu tedâvi ettirmek için, doktora gidiliyor ve ilâç alınıyorsa, kalb hastalığını da tedâvi ettirmek lâzımdır. İbadetleri yapmaya ve harâmlardan sakınmaya engel olan, mâni olan kalb hastalığı, kalbin Allahü teâlâdan, âhiretten, Peygamber efendimizden, dinden başka seylere âşık olması, tutulmasıdır. İnsan neye âşık olur, neyi severse, kalbi ona bağlanır. Dünyânın, mevkisine, servetine, şöhretine âşık olan, bunları elde etmek için, her yolu kendine mubah sayan bir kimsenin kalbi, hastadır ve ebedi felâkete doğru gitmektedir. Kim para, şöhret düşkünü ise, bu kimse bilmelidir ki, kalbi dökülmüştür, bitmiştir ve hastadır. Bu kimsenin acilen tedâvi olması, ameliyat olması gerekmektedir. Din büyükleri buyuruyor ki: "Kalb hastalığının yani dünyâya, mala, makama düşkün olmanın, Allahü teâlâdan başka şeylere âşık olmanın tedâvisi için ilâç, bir tanedir, iki tane değil. Bu hastalığa yakalanan kimse, sabahlara kadar zikretse, geceleri namaz kılsa, her gün oruç tutsa kurtulamaz. Çünkü kalb hastalığının ilâcı, bunlar değildir. Kalbden dünyâ sevgisini, ancak ve yalnız Allah adamları ve Onların sevgisi çıkarabilir." İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki: "Tasavvuf yolunda ilerlemekten maksat, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiye etmektir. Yani nefsi ve kalbi hastalıklardan kurtarmaktır. Bekara sûresinde bildirilen hastalık tedâvî edilmedikçe, hakîkî îmân ele geçmez. Bu âfetler var iken, akıl yolu ile kalbde hâsıl olan îmân, îmânın sûretidir. (Kalblerinde hastalık vardır) meâlindeki âyet-i kerîmede bildirilen kalb hastalığına yakalanmış olanların hiçbir ibâdeti ve tâati fayda vermez, belki zarar verir. (Çok Kur'ân-ı kerîm okuyanlar vardır ki, Kur'ân-ı kerîm bunlara lânet eder) hadîs-i şerîfi meşhûrdur. (Çok oruç tutanlar vardır ki, onun oruçtan kazancı, yalnız açlık ve susuzluktur) hadîs-i şerîfi de sahîhdir. Kalb hastalıklarının mütehassısları olan tasavvuf büyükleri de, önce hastalığın giderilmesi için yapılacak şeyleri emir buyururlar. Kalbin hastalığı, Hak teâlâdan başkasına tutulması, bağlanmasıdır. Belki, kendisine bağlanmasıdır. Çünkü herkes, her şeyi kendi için ister. Çocuğunu sevmesi, kendini sevdiği içindir. Malı, mevkiyi, rütbeyi hep kendi için ister. Onun mâbûdu, tapındığı şey, kendi nefsidir. Nefsinin istekleri arkasında koşmaktadır. Kalb, bu bağlılıklardan kurtulmadıkça, insanın kurtulması çok güç olur." "SEVGİ, İTAAT ETMEKTİR!" Din büyüklerinden bir zâta, talebelerinden birisi; -Efendim, Allahü teâlâya ve Onun sevdiklerine hep sevgiden, muhabbetten bahsediyorsunuz. Peki bu sevgi nedir, nerede başlar ve nerede biter, diye arz edince, buyururlar ki: -Evlâdım, sevgi, itâat etmek demektir. Bir kimse, Allahü teâlâya ve Onun yolunda olanlara ne kadar itâat ediyorsa, sevgisi de o nisbette çoktur, itâati azsa sevgisi de az demektir. Eshâb-ı kirâmdan hazret-i Ebû Bekir'in sevgisi çoktu. Çünkü itâati, herkesten fazla idi. Herkes Peygamber efendimizi yalanlarken O îmân etti, herkes Mirâcı inkâr ederken O tasdik etti ve hiç fikir yürütmeden tam teslim oldu. Çünkü sevgisi tamdı. Dolayısıyla bir kimse, Allahü teâlâyı ve Onun yolundakileri seviyorum diyorsa, o kimsenin itâatine daha doğrusu ne kadar itâat ettiğine bakılır. Sevginin ölçüsü, itâate bağlıdır. Netice olarak, hasta olan kalbin tedâvisi, ancak Allahü teâlâya ve Onun sevdiklerine itâat etmek, teslim olmakla mümkündür. İtâat etmek ve teslim olmak da, sevmekle mümkün olur...