Müslüman, rûhen ve bedenen tertemiz olan iyi bir insandır. İyi bir insan, kendine ve başkalarına zararı olmayan kimse demektir. Allahü teâlâ, insanların iyi olmalarını, herkesin râhat yaşamasını istiyor. Buna kavuşmak için, insanlarda kalb, akıl ve nefis yaratmıştır. İnsanın bedeni yani bütün uzuvları kalbin emrindedir. Kalbin arzûlarına niyet etmek denir. Nefis, bedenin muhtâç olduğu şeyleri kalbe yaptırmak ister. Nefsin isteklerinin hepsi, kendine de, başkalarına da, zararlıdır. Akıl, faydalı ve zararlı şeyleri birbirlerinden ayırmakta, faydalı olanlarının yapmasını kalbden istemektedir. Allahü teâlâ, iyi işleri kötülerinden ayırmak için, dinleri göndermiştir. Sağlam olan akıl, kalbin islâmiyete uymasını emreder. Her kalb, islâmiyete uygun hareket ederse, temiz olur, dünyâda hiç sıkıntı olmaz. Kalbin temizlenmesi ve kuvvetlenmesi için, Allahü teâlânın ismini çok söylemek lâzımdır. Ra'd sûresinin 30. âyetinde meâlen; (Biliniz ki kalbler zikir ile râhat bulur) buyuruldu. Allahü teâlâ, dinleri insanlara sıkıntı vermek için değil, kalbleri temizlemek için gönderdi. Kalb, nefse uymaz, aklı dinleyip islâmiyete uyarsa, bütün dünyâ râhata, huzûra kavuşur. AKLIN VAZİFESİ Aklın vazîfesi, islâmiyeti öğrenmek ve bunun her yere yayılması için çalışmaktır. Kalb, hep nefse tatlı gelen şeyleri yaparsa, nefse tapmış olur. Allahü teâlâyı unutur. İslâmiyete uymak, kalbi ve bedeni kuvvetlendirir, nefsi ise zayıflatır. Çünkü; "Kalbin temizlenmesi, islâmiyete uymakla olur" buyurulmuştur. İnsanın kalbine, rûhuna, ahlâkına kıymet verilmezse, insanın hayvândan farkı olmaz. Hattâ hayvânlardan aşağı olur. Pislikle dolu, bozulan, parçalanan bir makine olur. Her zamân beslenmesi, temizlenmesi, ta'mîr edilmesi lâzım gelen harâb bir makineye benzer. İslâmiyyet; ilim, amel ve ihlâs olmak üzere üç kısımdır. Emirleri ve yasakları öğrenmek, öğrendiklerine tâbi olmak, bunları yalnız Allah rızâsı için yapmak lâzımdır. Kur'ân-ı kerîm, bu üçünü emretmekte ve övmektedir. İmâm-ı Birgivî hazretlerine; -Tasavvuf nedir? diye sorulunca buyurur ki: -Tasavvuf; kalbi kötü huylardan temizlemek ve iyi huylar ile doldurmak demektir. Kalbi ıslâh etmek, her şeyden daha önemlidir. Çünkü kalp, bedende emrine itâat edilen ve her hükmü yerine getirilen bir hükümdâr gibidir. Vücûddaki uzuvlar onun emri altındaki hizmetçilerdir. Bunun için Resûlullah efendimiz buyurdu ki: (İnsanın bedeninde bir et parçası vardır. Bu iyi olursa, bütün uzuvlar iyi olur. Bu kötü olursa, bütün organlar bozuk olur. Bu et parçası kalbdir.) Yâni bu yürek denilen, et parçasındaki gönüldür. Bunun iyi olması, kötü ahlâktan temizlenip iyi ahlâk ile süslenmek demektir. NEHİRLER GİBİ... Kalbin temizliği, kalbdeki dünyâ sevgisini çıkarmak ve Allahü teâlâyı zikretmekle, hatırlamakla olduğu gibi, kalıbın yani bedenin temizliği de, helâl lokmaya bağlıdır. Peygamber efendimiz; (Bir kimse, hiç harâm karıştırmadan, kırk gün helâl yerse, Allahü teâlâ, onun kalbini nûr ile doldurur. Kalbine, nehirler gibi hikmet akıtır. Dünyâ muhabbetini, kalbinden giderir) buyurmuştur. Behâeddîn Buhârî hazretleri buyurdu ki: "Yenilecek bir gıdâ, gaflet içinde, gadabla veya kerâhatle hazırlansa, onda hayır ve bereket olmaz. Zîrâ ona nefis ve şeytan karışmıştır. Böyle bir yiyeceği yiyende, mutlaka bir çirkinlik meydana gelir. Allahü teâlâyı düşünerek yenen helâl yiyeceklerden hayır meydana gelir. İnsanların sâlih ameller işlemeye muvaffak olamamalarının sebebi; yemede ve içmede bu husûsa dikkat etmediklerindendir. Bilhassa namazda huşû bulmak, zevkle, göz yaşı dökerek namaz kılabilmek, helâl lokma yemeye, Allahü teâlâyı hâtırlıyarak yemeği pişirmeye ve yemeği Allahü teâlânın huzûrunda imiş gibi yemeye bağlıdır. Vücûduna haram lokma karışmış bir kimse, namazdan tad duymaz." Netice olarak, kalbi dünyâ sevgisinden ve kalıbı yani bedeni de harâm gıdâdan temizlemedikçe, dünyâda rahat ve huzûra, âhırette de ebedi saâdete kavuşmak mümkün olmaz. Hadis-i şerifde buyurulduğu gibi: (Helâl yiyen, farzları yapıp, harâmlardan sakınan ve insanlara zarar vermiyen bir müslümân Cennete gidecektir.)