Kanâat, alın teri karşılığı kazanılana râzı olmak, başkasının kazancına göz dikmemek demektir. Başkasının kazandığını görünce, onu kıskanmamak, onun gibi çok çalışmaktır. Kanâat, çalışmayıp tesâdüfen önüne çıkanı kullanmak, başka bir şey aramamak demek değildir. Kanâat demek, ihtiyâcından fazla kalan kazancını bir yere yığmayıp, İslâmiyyetin emrettiği hayırlı yerlere vermek, fakîrlere, kimsesizlere, hastalara, dinin yayılmasına yardım etmek demektir. Kanâat, böylece iyi ahlâkın kaynağı olduğu gibi, insana mahrûmiyetler içinde kaldığı zamân saâdet temîn eden sarsılmaz bir kale gibidir. Şâirin dediği gibi: "Ey zamân! İnsanlara hücûm ederken, beni de herkes gibi sanarak üzerime gelme! Bileğimi bükemezsin! Karşında beni yalnız sanma! Arkamda kanâat gibi yenilmez bir ordu vardır." "KANÂAT EDEN DOYAR" Her günkü hâlinden memnûn olmak, her hâlinden Allahü teâlâya şükretmek, kanâat sâhibi olmak demektir. Kendinden dahâ iyi mevkide, kendinden dahâ zengin, kendinden dahâ kuvvetli, kendinden dahâ güzel bir insanı kıskanmayarak kendi hâlinden memnûn ve râzı olan insanın öncelikle kalbi râhattır ve Allahü teâlânın sevgili kuludur. Çünkü kendisine verilenden râzıdır, böylece Allahü teâlâ da, ondan râzıdır. Bunun için insan, kazandığına kanâat etmeli, Allahü teâlânın taksîmine râzı olmalıdır. Hadis-i şerifte; (Kanâat eden doyar) buyuruldu. Ebû Sa'îd Hudrî hazretleri şöyle anlatır: "Bir gün annem beni Resûlullah efendimizden bazı şeyler istemem için gönderdi. Huzûruna varıp oturdum. Mübârek yüzünü bana çevirerek; (Kim sâhib olduğu şeye kanâat ederse, Allahü teâlâ onu başkasına muhtâç etmez. Kim çirkin şeylerden sakınırsa, Allahü teâlâ onu iffetli eyler. Kim sâhib olduğu şey ile yetinirse, Allahü teâlâ ona kâfidir. Kim bir ûkıyelik miktârında bir şeye sâhib olduğu hâlde, başkasından bir şey isterse, devâmlı isteyici olur) buyurdu. Ben kendi kendime falan devemiz bir ûkıyeden dahâ iyidir dedim. Hiçbir şey istemeden Resûlullah efendimizin huzûrundan kalkıp gittim." Kanâatkârlığı, yalnız İslâmiyyet değil, her milletin ahlâk kitâpları övmektedir. Zira kanâat, kişinin kendi haklarından vazgeçmesi, uyuşuk olması demek değildir. Kanâat, hakkına, kazandığına râzı olup, başkasının hakkına saldırmamaktır. Bu ise, insanları uyuşturmaz, çalışmaya, ilerlemeye teşvîk eder. Müslümânlık, çalışıp kazanmayı emrediyor. Kanâat, bir hırkaya râzı olup tembel oturmak demek değildir. Dinini iyi bilen Müslümânlar, hep çalışmışlar ve kendi kazandıklarına râzı olup, başkasının kazancına göz dikmemişlerdir. Zira Peygamber efendimiz; (Sizin en hayırlınız, başkasından beklemeyip, çalışan, kazananınızdır) buyurmuştur. Kanâat, sinir hastalıklarını önleyen, geçimsizliği, düşmanlığı gideren, cemiyetlerin düzenlerini sağlayan bir faktördür. Kanâat, İslâmiyyetin dünyâya yayılmasını, ilim ve fen âbideleri kurmayı sağlamıştır. Hadis-i şerifte; (Allahü teâlâ çalışıp kazananları sever) buyurulmuştur. BEŞ ŞEYE KAVUŞMAK İÇİN... Allahü teâlâ, beş şeyi, beş şey içine koymuştur. Bu beş şeyi alan, içindekine kavuşur: "İzzeti, şerefi, ibâdete; zilleti, sefâleti, günâha; ilmi, hikmeti, çok yememeye; heybeti, itibârı, gece namâz kılmaya; zenginliği, kimseye muhtâç olmamayı da, kanâate tâbi kılmıştır." Netice olarak kanâat, bitmez tükenmez bir hazînedir. Kanâatkâr olmayan bir zengin, kanâatkâr olan bir fakîrden dahâ kötü durumdadır. Çünkü o zenginin kalbi râhat değildir. Kanâatkâr olan fakîr ise, kalbi râhat olduğu için, sanki bir hazîne içinde yaşamaktadır. Nefsine uyarak, sabır ve kanâat etmeyen kimse ise, Allahü teâlânın kazâ ve kaderine râzı olmaz. Fakîr olunca, az verdin diye itirâz eder. Zengin olursa, doymaz, dahâ ister. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi: (Allahü teâlâ buyuruyor ki: Ey kulum! Emrettiğim farzları yap, insanların en âbidi olursun. Yasak ettiğim harâmlardan sakın, verâ sâhibi olursun. Verdiğim rızka kanâat eyle, insanların en ganîsi olursun, kimseye muhtâç kalmazsın.)