Nazm; sözlük anlamı olarak, dizme, tertipleme, sıraya koyma, vezinli kafiyeli söz anlamındadır. İncileri ipliğe dizmeye ve kelimeleri de, inci gibi, yan yana dizmeye nazm denilmiştir. Şiirler, birer nazmdır. Kur'ân-ı kerîm, nazm-ı ilâhîdir. Kur'ân-ı kerîmin kelimeleri Arabîdir. Fakat, bu kelimeleri yan yana dizen, Allahü teâlâdır. Bu kelimeler, insan sözü ve insan dizisi değildir. Muhammed aleyhisselâm, Allahü teâlâ tarafından, mübârek kalbine bildirilen şeyleri, Arapça olarak anlatırsa, bunlar Kur'ân-ı kerîm yani âyet-i kerime olmaz. Bunlara hadîs-i kudsî denir. Kur'ân-ı kerîmdeki Arabî kelimeler, Allahü teâlâ tarafından dizilmiş olarak âyetler hâlinde gelmiştir. Cebrâîl aleyhisselâm, bu âyetleri, bu kelimelerle ve bu harflerle okumuş, Muhammed aleyhisselâm da, mübârek kulakları ile işiterek, ezberlemiş ve hemen eshâb-ı kirâma okumuştur. MU'CİZELERİN EN BÜYÜĞÜ Allahü teâlâ, Kur'ân-ı kerîmi Kureyş kabîlesinin lügati, dili ile, harf ve kelime olarak göndermiştir. Bu harfler mahlûktur, sonradan yaratılmıştır. Bu harf ve kelimelerin mânâsı, kelâm-ı ilâhîyi taşımaktadır. Bu harflere, kelimelere Kur'ân denir. Kelâm-ı ilâhîyi gösteren mânâlar da Kur'ândır. Bu kelâm-ı ilâhî olan Kur'ân, mahlûk, sonradan yaratılmış değildir. Allahü teâlânın, başka sıfatları gibi, ezelî ve ebedîdir, sonsuzdur. Kur'ân-ı kerîm, Kadir gecesinde inmeye başlamış ve hepsinin inmesi 23 sene sürmüştür. Tevrât, İncîl ve bütün kitâplar ve Suhuf denilen sahîfeler ise, hepsi birden, bir defada inmiştir. Bunların hepsi de, insan sözüne benziyordu ve lafızları mu'cize değildi. Onun için çabuk bozuldu, değiştirildiler. Kur'ân-ı kerîm ise, Muhammed aleyhisselâmın mu'cizelerinin en büyüğüdür ve insan sözüne benzememektedir. Cebrâîl aleyhisselâm her sene bir kerre gelip, o âna kadar inmiş olan Kur'ân-ı kerîmi, Levh-il-mahfûzdaki sırasına göre okur, Peygamber efendimiz dinler ve tekrâr ederdi. Âhırete teşrîf edeceği sene, Cebrâîl aleyhisselâm iki kere gelip, tamâmını okudular. Muhammed aleyhisselâm ve Eshâb-ı kirâmdan çoğu, Kur'ân-ı kerîmi tamâmen ezberlemişti. Bâzıları da, bâzı kısımları ezberlemiş, birçok kısımlarını yazmışlardı. Muhammed aleyhisselâm, âhırete teşrif ettiği sene, halîfe olan hazret-i Ebû Bekir, Kur'ân-ı kerîmi ezbere bilenleri toplayıp ve yazılı olanları getirtip bir heyete, bütün Kur'ân-ı kerîmi, kâğıt üzerine yazdırdı. Böylece, Mushaf denilen bir kitâp meydâna geldi. 33 bin Sahâbî bu Mushafın her harfinin, tâm yerinde olduğuna söz birliği ile karâr verdi. Kur'ân-ı kerimdeki sûreler, net olarak belli değildi. Üçüncü halîfe hazret-i Osmân, hicretin 25. senesinde, sûreleri birbirinden ayırdı ve yerlerini belirleyerek sıraya koydu. Altı tâne dahâ Mushaf yazdırıp, birini Medîne'de bırakarak, diğerlerini, Bahreyn, Şâm, Mısır, Kûfe, Yemen, Mekke'ye gönderdi. Bugün, bütün dünyâda bulunan mushaflar, hep bu, hazret-i Osman zamanında yazılan yedi nüshadan yazılıp, çoğalmıştır. Aralarında bir nokta farkı bile yoktur. YÜZONDÖRT SÛRE VAR Kur'ân-ı kerîmde 114 sûre ve 6236 âyet vardır. Âyetlerin sayısının 6236'dan az veyâ dahâ çok olduğu da bildirildi ise de, bu ayrılıklar, büyük bir âyetin, birkaç küçük âyet sayılmasından veyâ birkaç kısa âyetin, bir büyük âyet, yâhut sûrelerin başındaki Besmelelerin bir veyâ ayrı ayrı âyet sayılmasından ileri gelmiştir. Netice olarak, her şâirin, nazm yapmak kâbiliyeti başkadır. Meselâ, Mehmed Âkif'in ve Nâbî'nin şiirlerini iyi bilen usta bir edebiyâtçıya, Mehmed Âkif'in, son yazdığı bir şiirini götürüp, bu, Nâbî'nin şiiridir dense, bu şiiri, hiç işitmemiş olduğu hâlde, okuyunca; "Yanılıyorsunuz! Ben Nâbî'nin ve Mehmed Âkif'in, şiir yazma kabiliyetlerini iyi bilirim. Bu şiir Nâbî'nin değil, Mehmed Âkif'indir" demez mi? Elbette der. İki Türk şâirinin Türkçe kelimeleri nazmetmesi, dizmesi çok farklı olduğu gibi, Kur'ân-ı kerîm de hiçbir insan sözüne benzemez. Kur'ân-ı kerîmin insan sözü olmadığı tecrübe ile de isbât edilmiştir.