Mihnete şükretmeyen, nimete şükredemez

A -
A +

Bu dün­yâ, im­ti­hân ye­ri­dir. Bu­ra­da hak ile bâ­tıl, hak­lı ile hak­sız ka­rı­şık­tır. Dün­yâ­da îmân eden­le­re sı­kın­tı­lar, be­lâ­lar ve­ril­me­yip yal­nız in­kâr eden­le­re ve­ril­sey­di, dost, düş­man­dan ay­rı­lır, bel­li olur ve im­ti­hâ­nın fay­da­sı kal­maz­dı. Ay­rı­ca An­ke­bût sû­re­si­nin 2. âyet-i ke­rî­me­sin­de meâ­len; (İn­san­la­rın, îmân et­tik de­mek­le bı­ra­kıl­ma­ya­rak, din yo­lun­da kar­şı­la­şa­cak­la­rı sı­kın­tı­la­ra kat­lan­ma­la­rı­na gö­re, îmân et­tik söz­le­ri­nin doğ­ru ve­yâ ya­lan ol­du­ğu an­la­şı­la­ca­ğı) bu­yu­rul­mak­ta­dır ki, bu âyet-i ke­rî­me­de, sı­kın­tı­la­ra da­yan­ma­nın çok mü­him ol­du­ğu an­la­tıl­mak­ta­dır. Al­la­hü teâ­lâ her şe­ye kâ­dir­dir. Îmân eden­le­re hem dün­yâ­da, hem de âhi­ret­te râ­hat­lık ve­re­bi­lir­di. Fa­kat Al­la­hü te­âlâ­nın âde­ti böy­le de­ğil­dir. Kud­re­ti­ni hik­me­ti ve âde­ti, iş­le­ri­ni, ya­rat­ma­sı­nı da, se­bep­ler al­tın­da giz­le­miş­tir. Ay­rı­ca mü'min­le­rin dün­yâ­da elem çek­me­si, âhi­ret ni'met­le­ri­nin kıy­me­ti­ni bil­me­le­ri için­dir. Din bü­yük­le­ri ve sâ­lih kul­lar için, sev­gi­li­nin is­te­di­ği be­lâ­lar, kıy­met­li­dir. Dün­yâ­da mü'min­ler, mih­net, sı­kın­tı çe­ker­se, dost düş­man­dan ay­rıl­mış olur ve be­lâ­lar, mü'min­ler için gü­nâh­la­ra kef­fâ­ret­tir. SI­KIN­TI­NIN RE­ÇE­TE­Sİ!.. Ah­med Yek­dest Cür­yâ­nî haz­ret­le­ri; "Dün­yâ­nın esâ­sı mih­net, sı­kın­tı üze­ri­ne ku­rul­muş­tur. Sı­kın­tı­nın ise sab­ret­mek­ten baş­ka re­çe­te­si, kat­lan­mak­tan baş­ka kur­tu­luş yo­lu yok­tur. Şu üç sa­bır çok sev­gi­li­dir. Bun­lar; tâ­at­te, Hak­ka kul­luk­ta, gü­nah iş­le­me­mek­te, be­lâ ve mih­net ânın­da sa­bır­dır" bu­yur­muş­tur. Dün­yâ, âşık­la­rı­na mih­net, lez­zet­le­ri­ne al­dan­ma­yan­la­ra ni'met, ibâ­det eden­le­re ka­zanç, ib­ret alan­la­ra hik­met, onu ta­nı­yan­la­ra se­lâ­met ye­ri­dir. Ana rah­mi­ne nis­bet­le Cen­net, âhi­re­te nis­bet­le de, çöp­lük gi­bi­dir. İn­sân­la­rın, sıh­hat­li, sağ­lam, râ­hat, ne­şe­li ya­şa­ma­la­rı­na ve âhi­ret­te de son­suz sa­âde­te ka­vuş­ma­la­rı­na se­bep olan fay­da­lı şey­le­re ni'met de­nir. Mih­net ise, in­sa­na sı­kın­tı ve­ren şey­ler de­mek­tir. Ni'met­le­re şük­ret­mek­le ve sı­kın­tı­la­ra da sab­ret­mek­le em­ro­lun­duk. Hat­ta mih­net ya­ni sı­kın­tı za­man­la­rın­da bi­le şük­ret­me­nin da­ha iyi ol­du­ğu ki­tap­lar­da ya­zı­lı­dır. Ham­det­mek ve şük­ret­mek, Al­la­hü te­âlâ­ya te­şek­kür için kul­la­nı­lır. Bun­lar­dan ham­det­mek ya­ni El­ham­dü­lil­lah de­mek, şük­ret­mek­ten da­ha üs­tün­dür. Çün­kü ham­det­mek, hem dert, be­lâ, sı­kın­tı anın­da, hem de ni'met za­ma­nın­da söy­le­nir. Al­la­hü te­âlâ­nın ver­di­ği elem­ler, ni'met­le­ri gi­bi gü­zel­dir. Ham­det­mek, Al­la­hü te­âlâ­yı öv­me­nin en üs­tün şek­li­dir. Se­vinç hâ­lin­de de, sı­kın­tı hâ­lin­de de ham­de­dil­mek­te­dir. Şü­kür ise, sa­de­ce ni'met za­ma­nın­da söy­le­nir. Ni'met kal­ma­yın­ca, şü­kür de kal­maz. Bu se­bep­le din bü­yük­le­ri, ni'met ve mih­net hâ­lin­de hep; "El­ham­dü­lil­lâ­hi alâ küll-i hâl" di­ye­rek şük­ret­miş­ler­dir. Çün­kü her iki­si­ni de ve­ren, Al­la­hü te­âlâ­dır. İmâm-ı Rab­bâ­nî haz­ret­le­ri bu­yu­ru­yor ki: "İn­sa­nın ya­ra­tıl­ma­sı, ken­di­ni ha­kîr bil­me­si, aşa­ğı gör­me­si için­dir. Bu dün­yâ, Müs­lü­mân­la­rın âhi­ret­le­ri­ne, Cen­net­te­ki ni'met­le­ri­ne gö­re, bir zin­dân gi­bi­dir. Müs­lü­mân­la­rın, bu zin­dân­da zevk ve sa­fâ ara­ma­la­rı, ak­la uy­gun ol­maz. O hâl­de, dün­yâ­da ezi­yet, sı­kın­tı çek­me­ye alış­mak lâ­zım­dır. Bu­ra­da mih­net­le­re kat­lan­mak­tan baş­ka çâ­re yok­tur. İn­san­la­rın üz­me­le­ri­ne da­yan­mak lâ­zım­dır. Al­la­hü teâ­lâ, sev­gi­li Pey­gam­be­ri­ne emir ola­rak, Ah­kâf sû­re­sin­de; (Pey­gam­ber­ler­den Ülül'azm olan­la­rın sab­ret­tik­le­ri gi­bi sen de sab­ret! On­la­ra azâb ve­ril­me­si için du­â et­mek­te ace­le ey­le­me!) meâ­lin­de­ki âyet-i ke­rî­me­yi gön­der­di." MU­HAB­BE­TİN ŞAR­TI!.. Ne­ti­ce ola­rak in­sân, ne ka­dar dert, be­lâ ve mih­net­le­re dü­çâr olur­sa, ke­mâ­le gel­me­si, ol­gun­laş­ma­sı da o nis­bet­te faz­la olur. Ay­rı­ca mih­net­le­re, sı­kın­tı­la­ra kat­lan­mak, mu­hab­be­tin şart­la­rın­dan­dır. Se­ven, sev­di­ğin­den ge­len her şe­ye kat­la­nır, it­râz et­mez. Al­la­hü te­âlâ­ya kar­şı bir ha­ta iş­le­di­ği za­man he­men is­tiğ­far eder. Zi­ra ha­ta­da ıs­rar et­mek he­lâk ol­ma­ya se­bep­tir. Çe­şit­li sı­kın­tı­la­ra ve ge­çim dar­lı­ğı­na dü­şen bir kim­se, is­tiğ­fa­ra de­vam et­me­li ve bu hâ­li ya­ni iş­le­di­ği gü­nah­la­rı­nın kar­şı­lı­ğı­nın dün­ya­da ve­ril­me­si hâ­li­ni de, ni'met bil­me­li­dir, şük­ret­me­li­dir. Çün­kü mih­net­le­re şük­ret­me­yen, ni­met­le­re şük­re­de­mez.