Mü'mi­nin Al­lah in­din­de­ki kıy­me­ti...

A -
A +

Di­ni­miz­de, in­sa­nı öl­mek­ten, bir uz­vu­nu yok ol­mak­tan ve şid­det­li ağ­rı­dan kur­ta­ra­cak şey­le­re, za­rû­ret de­nir. Ki­şi­ye, mad­di, mâ­ne­vi ra­hat­lı­ğı için, ze­kât, sa­da­ka ver­mek, hay­rât, ha­se­nât yap­mak, hac­ca git­mek, kur­ban kes­mek, ödünç ver­mek için lâ­zım olan şey­le­re, ih­ti­yâç de­nir. İh­ti­yâç­tan faz­la olan şey­le­re ise, ziy­net de­nir. İh­ti­yâç­tan faz­la olan mâ­lı, ki­bir­len­mek, gös­te­riş yap­mak için kul­lan­mak, ha­râm olur. Her Müs­lü­ma­na, za­rû­ret mik­ta­rın­da ka­zan­mak için ça­lış­mak farz­dır. İh­ti­yâç mik­tâ­rın­da ka­zan­mak, sün­net­tir. Ziy­net olan şey­le­ri ka­zan­mak ise, mu­bâh­tır. İh­ti­yâç ve ziy­net eş­yâ­sı­nı İs­lâ­mi­ye­te uy­gun ola­rak ka­zan­mak ibâ­det olur. Bun­la­rı ka­zan­mak için, İs­lâ­mi­ye­tin dı­şı­na çık­mak, ha­râm olur ve böy­le ele ge­çi­ri­len mal­lar, dün­yâ­lık olur. Ha­dîs-i şe­rîf­te; (Dün­yâ­lık olan şey­ler, me­lûn­dur. Al­lah için olan şey­ler, Al­la­hü te­âlâ­nın râ­zı ol­du­ğu şey­ler, me­lûn de­ğil­dir) bu­yu­rul­du. DÜN­YA­LIK PE­ŞİN­DE KO­ŞAN... Dün­yâ­lık olan şey­le­rin, Al­la­hü teâ­lâ in­din­de hiç kıy­me­ti yok­tur. İs­lâ­mi­ye­te uya­rak ka­za­nı­lan ve kul­la­nı­lan rı­zık, dün­yâ­lık ol­maz, dün­yâ ni­me­ti olur. Ha­dîs-i şe­rîf­te; (Dün­yâ­lık olan şey­le­rin Al­lah in­din­de siv­ri­si­nek ka­na­dı ka­dar kıy­me­ti ol­say­dı, kâ­fi­re bir yu­dum su ver­mez­di) bu­yu­rul­du. Dün­yâ pe­şin­de ko­şan kim­se, şüp­he­li şey­le­re, son­ra mek­rûh­la­ra, son­ra da ha­râm­la­ra, hat­tâ küf­re da­lar. Geç­miş üm­met­le­rin, Pey­gam­ber­le­ri­ne inan­ma­ma­la­rı­na se­bep, dün­yâ­ya düş­kün ol­ma­la­rı idi. Mû­sâ aley­his­se­lâm, Tûr Da­ğı­na gi­der­ken, bi­ri­nin çok ağ­la­dı­ğı­nı gör­dü ve; -Yâ Rab­bî! Ku­lun, se­nin kor­kun­dan ağ­lı­yor di­ye arz et­ti. Al­la­hü teâ­lâ da; (Kan ağ­la­sa da­hî, onu af­fet­mem. Çün­kü o, dün­yâ­ya düş­kün­dür) bu­yur­du. Haz­ret-i Alî bu­yur­du ki: "Dün­yâ ile âhi­ret, do­ğu ile ba­tı gi­bi­dir. Bi­ri­ne yak­la­şan, di­ğe­rin­den uzak­la­şır." Dün­yâ mâ­lı pe­şin­de koş­mak, nef­sin ar­zû­la­rı pe­şin­den koş­mak­tan da­hâ fe­nâ­dır. Mâl, pa­ra pe­şin­de koş­mak, Al­la­hü te­âlâ­nın emir­le­ri­ni unut­tu­rur­sa, bu­na dün­yâ mu­hab­be­ti de­nir. Al­la­hü te­âlâ­nın sev­gi­si bu­lun­ma­yan kal­be, şey­tân yer­le­şir. Şey­tâ­nın en bü­yük hî­le­si ise, in­sa­na ha­yır­lı iş­ler yap­tı­ra­rak ken­di­si­ni sâ­lih, iyi zan­net­tir­me­si­dir. Böy­le kim­se, ken­di­si­nin ku­lu olur. Ha­dîs-i şe­rîf­te; (Ge­çen üm­met­le­rin her bi­ri­ne fit­ne­ler ve­ril­di. Be­nim üm­me­ti­min fit­ne­si, mâl, pa­ra top­la­mak ola­cak­tır) bu­yu­rul­du. İn­sa­nın rız­kı de­ğiş­mez, azal­maz, ço­ğal­maz ve za­mâ­nın­dan ge­ri kal­maz. Ki­şi, Al­la­hü te­âlâ­nın ya­rat­tı­ğı se­bep­le­re ya­pı­şa­rak, ezel­de ken­di­si için tak­dir edi­len rız­kı­na ka­vu­şur. Ha­dîs-i şe­rîf­te; (Al­la­hü teâ­lâ, in­san­la­rı ya­ra­tır­ken, ecel­le­ri­ni, ömür­le­ri­ni ve rı­zık­la­rı­nı tak­dîr et­miş­tir) bu­yu­rul­du. İn­san, rız­kı­nı ara­dı­ğı gi­bi, rı­zık da, sâ­hi­bi­ni arar. Çok fa­kîr­ler var­dır ki, zen­gin­ler­den da­hâ iyi, da­hâ me­sûd ya­şar. Al­la­hü teâ­lâ ken­di­sin­den kor­kan­la­ra, dî­ni­ne sa­rı­lan­la­ra, um­ma­dık­la­rı yer­den rı­zık gön­de­rir. Bir ha­dîs-i kud­sî­de; (Ey dün­yâ! Ba­na hiz­met ede­ne hiz­met­çi ol! Sa­na hiz­met ede­ne güç­lük gös­ter!) bu­yu­rul­du. DU­VAR­DAN GE­LEN SES!.. Ön­ce­ki üm­met­ler­den bir kim­se ve­fat eder. Ge­ri­de bir köş­kü ile iki oğ­lu ka­lır. Ço­cuk­lar, köş­kü tak­sîm­de an­la­şa­maz­lar, mü­na­ka­şa­ya baş­lar­lar. O an­da köş­kün du­va­rın­dan; "Be­nim için bir­bi­ri­ni­ze düş­man ol­ma­yı­nız. Ben bir hü­küm­dar idim. Çok ya­şa­dım. Me­zâr­da yüz otuz se­ne kal­dım. Son­ra, top­ra­ğım­la ça­nak çöm­lek yap­tı­lar. Kırk se­ne ev­ler­de kul­lan­dı­lar. Kı­rıl­dım. So­ka­ğa atıl­dım. Son­ra, be­nim­le ker­piç yap­tı­lar. Bu du­va­rın in­şâ­sın­da kul­lan­dı­lar. Bir­bi­ri­niz­le dö­vüş­me­yi­niz. Siz de, be­nim gi­bi ola­cak­sı­nız" di­ye bir ses du­yar­lar. Dün­yâ­lık pe­şi­ne dü­şen, âhi­re­ti unu­tur. Hal­bu­ki dün­yâ ge­çi­ci, âhi­ret ise son­suz­dur. Ha­dis-i şe­rif­te; (Dün­yâ sev­gi­si art­tık­ça, âhi­re­te olan za­ra­rı da ar­tar. Âhi­ret sev­gi­si art­tık­ça, dün­yâ­nın ona za­ra­rı aza­lır) bu­yu­rul­du. Ne­ti­ce ola­rak di­ni­miz­de kö­tü­le­nen, mal, mülk de­ğil, bun­la­ra olan sev­gi­dir. Ki­şi­nin, dün­ya­ya, ma­la mül­ke olan sev­gi­si art­tık­ça, Al­la­hü teâ­lâ in­din­de­ki kıy­me­ti, de­ğe­ri de azal­mak­ta­dır. Pey­gam­ber efen­di­mi­zin bu­yur­du­ğu gi­bi: (Mü'mi­nin Al­lah in­din­de kıy­me­ti, top­la­dı­ğı dün­yâ­lık ka­dar aza­lır.)