Müslümânın üç vazifesi

A -
A +

Allahü teâlâ, kendisine îmân eden, emirlerini yapıp, yasaklarından sakınan yani müslümân olan kullarına üç vazîfe vermiştir: Birincisi, kişinin kendi şahsî vazîfesidir. Her müslümân, kendini iyi yetiştirecek, sıhhatli, edebli, iyi huylu olacak, ibâdetlerini yapacak, ilim ve güzel ahlâk öğrenecek, helâl lokma kazanmak için çalışacaktır. İkinci vazîfesi, âile içindeki vazîfesidir.Hanımına, ana-babasına, çocuklarına, kardeşlerine olan haklarını yapacak, yerine getirecektir. Üçüncü vazîfesi, cemiyyet, toplum içindeki vazîfeleridir. Komşularına, hocalarına, talebesine, âilesine, emri altında olanlara, devlete, bütün vatandaşlara, dîni ve milleti başka olan insanlara karşı vazîfeleridir. Müslümanın herkese iyilik etmesi, eli ile, dili ile kimseyi incitmemesi, kimseye zarar vermemesi, hiyânet etmemesi, herkese faydalı olması, herkesin hakkını ödemesi lâzımdır. Resûlullah efendimiz; (Müslümân demek, müslümânlara eli ile, dili ile zarâr vermiyen kimse demektir) buyurmuşlardır. Bu sebeple her müslümânın, kendisine lâzım olan îmân, ahlâk ve fıkıh yani ilmihâl bilgilerini öğrenerek, bunlara uygun yaşaması, hadis-i şerifde bildirildiği gibi olması lâzımdır. Bir hadîs-i şerîfde; (Îmânı kâmil, olgun olanınız, ahlâkı güzel olanınızdır!) buyurulmuştur. Görülüyor ki, îmân bile, ahlâk ile yani insanlara faydalı olmakla ölçülmektedir. HİÇ OLMAZSA... Bu sebeple her müslümânın, günah işleyen birini görünce, ona acıması, imkân bulursa, tatlı sözle veya kitâp vererek nasîhat vermesi, bunları yapamazsa hiç olmazsa, zararlı yoldan kurtulması için duâ etmesi lâzımdır. Müslümanın, günâh işleyen birini görünce, kendi günâhını hatırlaması, kusûrlarının, günâhlarının affedilmezse, başına gelecek azâbları düşünmesi gerekir. Zira başkalarını ayıplamak, kötülemek, gıybet etmek harâmdır. Onların günâhlarından dahâ büyük günâh işlemiş olur. Allahü teâlâ sabredenleri ve iyilik edenleri sever. İnsanlara hizmet edenleri, nasîhat verenleri, tatlı dilli, güler yüzlü olanları, iyi iş yapanlara yardım edenleri sever. Kendini beğenenleri sevmez. Allahü teâlânın sevdiği güzel işleri yapmalı, güzel huylu olmalıdır. Suçlulara ceza vermek, devletin vazîfesidir. Müslümân dili ile, eli ile kimseyi incitmez. Başkasını incitmek günâhdır ve fitne çıkmasına sebeb olur. Fitne çıkmasına sebeb olmak ise, ayrıca dahâ büyük günâh olur. Müslümân, günâh da, suç da işlemez. Herkesin sevgisini, saygısını kazanan şerefli bir insandır. HELAL KAZANIR Müslümân, vatanına, milletine faydalı olur. Vatandaşların aynı hak ve hürriyyetlere mâlik olduklarını bilir. Kendini kimseden üstün görmez. Herkese iyilik eder, bölücülük yapmaz. Gayrı müslimlere, başka dinden, başka mezhebden olanlara, yabancılara da, hiç kötülük yapmaz. Müslümânların güzel huylu, iyi insanlar olduklarını, güler yüzü ile, tatlı sözleri ile ve iyi hareketleri ile, bütün dünyâya tanıtır. Herkesin seve seve müslümân olmalarına sebep olur. Kötülük yapanlara nasîhat verir. Kimseye hîle, hıyânet yapmaz. Devâmlı çalışır. Helâl kazanır. Kimsenin hakkına dokunmaz. Aklı olan bir kimse, zevklerini Allahü teâlânın gösterdiği yoldan temîn eder, islâmın güzel ahlâkı ile süslenir. Herkese iyilik eder. Kendisine kötülük yapanlara iyilikle karşılık verir. İyilik yapamazsa, hiç olmazsa sabreder, bölücü olmaz, yapıcı olur. Böylece, kendisi de hem zevklerine, hem de râhata, huzûra kavuşur. Hem de, âhıretin sonsuz azâblarından kurtulur. Görülüyor ki, bütün râhatlıkların, saâdetlerin başı, îmân etmekte, müslümân olmaktadır. Zira islâmiyyet, hem fen bilgilerinde çalışmayı, hem de güzel ahlâklı olmayı, herkese iyilik yapmayı emretmektedir. Netice olarak müslümân, iyi insan, aklı başında kimse demektir. Hakîkî müslümân, Allahü teâlânın kendisi için emrettiği vazifeleri yerine getirir, emirleri yapar, yasaklardan sakınır. Kendisine de, başkalarına da faydalı olur. Üzerinde kul hakkı varsa bunları öder. Ayırım yapmadan herkese iyilik eder. Kimsenin hakkına dokunmaz, münâkaşa etmez. Kötülük yapanlara nasîhat verir. Böyle olan müslümânı Allahü teâlâ da sever, kullar da sever. Râhat ve huzûr içinde yaşar.