Ölmek, rûhun bedene olan bağlılığının sona ermesi, bedenden ayrılması, insanın bir hâlden başka bir hâle dönmesi, bir evden, başka bir eve göç etmesidir. Ömer bin Abdül'azîz hazretleri; "Sizler, ancak ebediyyet, sonsuzluk için yaratıltınız! Lâkin bir evden, bir eve göç edersiniz!" buyurmuştur. Ölmek, yok olmak olsa idi, rûhun bütün duygularının yok olması gerekirdi. Hazret-i Âişe'nin bildirdiği hadis-i şerifte; (Bir kimse mü'min kardeşinin kabrini ziyâret eder ve kabir yanında oturursa ve selâm verirse, meyyit onu tanır ve selâmına cevâp verir) buyurulmuştur. Kabir azâbı, rûha ve cesede birlikte olmaktadır. Çünkü, küfrü ve günâhları rûh ve beden birlikte yapmaktadır. Yalnız rûha azâb yapılması, ilâhî adâlete uygun değildir. Beden kabirde çürüyüp yok olmakta görülüyor ise de, Allahü teâlânın ilminde vardır. Eshâb-ı kirâmdan birçoğu, ölülerin rûhlarına bedenleri ile birlikte azâb yapıldığını görmüş ve haber vermişlerdir. Peygamber efendimiz; (Eğer, gizli tutabilseydiniz, kabir azâbını, benim işittiğim gibi, size de işittirmesi için, duâ ederdim) buyurmuştur. KIYAMET HAYATI BAŞLAYACAK Kıyâmet günü, bu beden tekrâr var olacaktır. Dünyâda yükselmeye başlayan bir rûh, bedenden ayrılınca, kıyâmete kadar, her ân, yükselmeye devâm eder. Cennette beden, sonsuz kalabilecek özellikte var olacaktır. Rûh, bu ceset ile birleşerek kıyâmet hayâtı başlayacaktır. Cennette, bedenin ve rûhun ayrı ayrı ni'metleri, lezzetleri olacaktır. Yüksek olanlar, Cennette de rûhun lezzetlerine ehemmiyyet vereceklerdir. Rûhun lezzeti, bedenin lezzetlerinden kat kat fazla olacaktır. Rûhun lezzetlerinin en tatlısı, en yükseği de, Allahü teâlâyı görmektir. Cennet lezzetleri, dünyâ lezzetleri gibi değildir. Hattâ, dünyâ lezzetlerine hiç benzemezler. Allahü teâlâ, Cennetteki lezzetleri, dünyâda işiterek anlayabilmemiz için, dünyâda onlara benzeyen lezzetler yaratmıştır. Böylece, o lezzetlere kavuşmak için çalışmamızı emretmiştir. Cennet lezzetlerinin tadını alabilmek için, önce acı, sıkıntı çekmek lâzım değildir. Çünkü, Cennetteki bedenin yapısı, dünyâdaki gibi değildir. Dünyâdaki beden, yok olacak bir hâlde yaratıldı. Yaklaşık olarak yüz sene dayanacak kadar sağlamdır. Cennetteki beden ise, sonsuz kalacak, hiç yıpranmayacak sağlamlıktadır. Aralarındaki benzerlik, insan ile, aynadaki hayâli arasındaki benzerlik gibidir. İnsan aklı, kıyâmetteki varlıkları anlayamaz. Akıl, his organları ile duyulanları ve bunlara benzeyenleri anlayabilir. Cennet ni'metlerini, lezzetlerini, dünyâdakilere benzetmek, onlar üzerinde mantık, fikir yürütmek insanı, çürük, yanlış netîcelere götürür. RUH BEDENDEN AYRILINCA... İnsan ölünce, rûhu bedenden ayrılır. İnsanın dünyâda iken yaptığı iyi işleri, îmânı ve güzel ahlâkı, nûrlar, ışıklar, bostanlar, çiçekler, köşkler, inciler şeklini alırlar. Câhilliği, sapıklığı, kötü huyları da, ateşler, karanlıklar, akrepler, yılanlar şeklinde görünürler. Îmânlı ve iyi huylu rûh, ni'metleri Cennetlere kendi götürmektedir. Kâfir ve fâsık rûhlar da, ateşleri, azâbları, kendisi birlikte götürür. Rûh, bu cisim âleminde kaldıkça, yüklendiği bu şeyleri anlayamaz. Bedene bağlılığı ve cisim âlemine dalmış olması, onları anlamasına mâni olur. Rûh, bedenden ayrılınca, bu engeller kalmaz. O zamân, kendinde bulunan iyi ve kötü yükleri, onlara uygun şekillerde görmeye başlar. İnsanın dünyâdaki hâli, bir sarhoşa benzer. Ölmek, serhoşun ayılması demektir. Sarhoşun yanına sevdiği kimseler toplanır, sevdiği hediyeler gelirse, yâhut, koynuna akrepler, yılanlar girerse, hiçbirini duymaz. Ayılınca, bunları görür, anlar. Rûh da, bedenden ayrılınca, dünyâda yaptıklarını, bu şekilde görür. Peygamber efendimiz; (İnsanlar uykudadır, ölünce uyanırlar) buyurmuştur. Netice olarak ölmek, yok olmak değil, varlığı bozmayan bir iş, kısacası dünyâ hayâtından ayrılmak demektir. Ölüm, mü'min için ni'met, günâhı olanlara ise musîbettir. Ölmek değil, öldükten sonra başa gelecekleri bilmemek felâkettir.