Allahü teâlâ, insanlara, dâimâ merhametle, şefkat ve af ile muâmele etmeyi, kendilerine fenâlık yapanları affetmeyi, dâimâ güler yüzlü ve tatlı sözlü olmayı, sabırlı hareket etmeyi, işlerinde dâimâ dostlukla anlaşmayı emretmektedir. Peygamber efendimizin dâimâ sulhu tavsiye ettiğini, kendisine karşı çıkanlara bile şefkat elini uzattığını, bütün dünyâ târîhleri yazmaktadır. İlmi, aklı, ihlâsı ve sabrı olmayan din adamları, târih boyunca, hep fitne ve felâketlere sebep olmuşlardır. İslâm bilgilerini sessizce yayan bilgili, akıllı ve sabırlı din âlimleri ise, hep başarı sağlamışlardır. Kâdî zâde Ahmed Efendi, Birgivî Vasiyetnâmesi şerhinde buyuruyor ki: "El ile, güç kullanarak emr-i ma'rûf ve nehyi münker yapmak, yani günâh işleyene mâni olmak; devlet adamlarının vazîfesidir. Söz ile, yazı ile cihâd etmek, âlimlerin vazîfesidir. Kalb ile, duâ etmekle mâni olmak ise, her mü'minin vazîfesidir. Tesirli, başarılı olacağı zan olunursa, bu vazîfeleri yapmak vâcib olur. Fitneye sebep olacağı zan olunursa, terk etmek vâcib olur. Fitne bulunan mahalle zarûretsiz varmak câiz değildir. Eğer dînini korumak için hicret ederse, güzel olur, Cennete girmeye lâyık olur, şefâate mazhar olur. Emr-i ma'rûf ve nehy-i münker yaparken, niyetin hâlis olması ve işi anlayıp, Allahü teâlânın buradaki emrini iyi bilmesi, sabırlı olup münâkaşa, kavga etmemesi, yumuşak, tatlı dil ve yazı ile yapması lâzımdır." "BİR GÜN GELİR!.." Abdülazîz Bekkine hazretleri, bütün hayatı boyunca İslâmiyeti öğrenmek ve öğretmekle meşgûl olmuş, pek çok talebe yetiştirmiştir. Sohbetleri tatlı bir hava içinde geçer, konuşmaları ise, kısa, mânâlı ve özlü idi. Bir gece, sohbetinde talebelerine hitaben; -Bir gün gelir danışacak hocalarınız da bulunmaz. Öyle bir günde seçeceğiniz insanda arayacağınız vasıflar nedir? diye sorarlar. Talebeleri de, kendisine danışılacak kimsede bulunması gereken özellikleri, vasıfları, kendi bilgilerine göre arz ederler. Fakat bu cevapları yeterli bulmayan Abdülazîz Bekkine hazretleri şöyle buyurur: -O kimsenin sabrını kontrol edersiniz. İnsanlarda riyânın karışamayacağı, anlaşılabilir tek vasıf sabırdır. Sabır musîbet geldiği an yani ilk ânda hiç şikâyet edilmeden sîneye çekebilme hâlidir. Şâyet o kimse ilk ânda feverân eder de sonra sîneye çekerse, ona sabırlı değil tahammüllü insan denir. Abdülazîz Bekkine hazretleri, bir sohbetinde de, mü'minin dünyâ ve âhirete bakış açısını tarif ederken buyurur ki: "Müminin dünyâya bakışı öyledir ki, dünyâdaki zevk ve sefâya bakar, arkasında Cehennemi görür. Meşakkate, hizmete bakar, arkasında Cenneti görür. Yâni müminin nazarı, dünyâya takılmaz." Muhammed Ma'sûm Fârûkî hazretleri bir talebesine hitaben buyuruyor ki: "Allahü teâlâ, size insanların ihtiyâçlarını karşılayacak, onları adâlete ve râhata kavuşturacak bir makâm, bir vazîfe ihsân etmiştir. Bu büyük ni'mete çok şükrediniz! Buna şükretmek, Allahü teâlânın kullarının ihtiyâçlarını karşılamakla olur. Kullara hizmet etmeniz dünyâ ve âhiret derecelerine kavuşmanıza sebep olacaktır. Bunun için, Allahü teâlânın kullarına iyilik etmeye, güler yüz, tatlı dil ve güzel huy ile onlara kolaylık göstermeye çalışınız! Bu çalışmanız, Allahü teâlânın rızâsını kazanmanıza ve âhirette yüksek derecelere kavuşmanıza sebep olacaktır. Hadîs-i şerîfte, (İnsanlar Allahü teâlânın ıyâlidir, kullarıdır. Kullarına iyilik edenleri çok sever) buyuruldu." O, HERKESE İYİLİK EDER Müslüman, İslâmın güzel ahlâkı ile süslenir ve herkese iyilik eder. Kendisine kötülük yapanlara iyilikle karşılık verir. İyilik yapamazsa, hiç olmazsa sabreder. Netice olarak Müslümân, Allahü teâlânın yasak ettiği, zararlı şeyleri almaz, kullanmaz, dinlemez, okumaz ve bakmaz. Kimseye kötülük yapmaz. Kendine zarar verene karşılık yapmaz, sabreder. Ona tatlı dil, güler yüz ile nasîhat verir. Müslümân, Allahü teâlânın emrettiği iyi şeyleri öğrenmek, öğretmek ve yapmak için uğraşır. Bunları yaparken, gelecek sıkıntılara sabreder. Sabır, sıkıntının ilk geldiği ânda, feryât etmemek, Allahü teâlânın takdirine boyun eğmektir. İlk ânda feryat edip sonra sabretmeye, sabırlı olmak değil, tahammüllü olmak denir.