Kalb, hem nefse, hem his uzuvlarına bağlıdır. His uzuvları ne ile meşgûl olursa, kalb ona bağlanır. İnsan güzel bir şeyi görünce, güzel bir ses duyunca, tatlı bir şey alınca, kalb bunlara bağlanır. Bu sevgi insanın elinde olmaz. İnsan güzel bir şey okuyunca, kalb, bunların mânâlarına, yazarına bağlanır. Güzel, tatlı demek, kalbe güzel, tatlı gelen şey demektir. Kalb kuvvetli ise, hakîkî güzelliği anlayıp, onu sever, bağlanır. Âyet-i kerîmeler, hadîs-i şerîfler, evliyânın sözleri, duâ, tesbîh gibi kıymetli şeyler, aslında güzeldir, çok tatlıdır. Kalbin nefse bağlılığı azalınca ve nefsin elinden kurtulunca, bunları okuduğu, duyduğu zamân, bunların güzelliğini anlar ve bağlanır da, insanın haberi bile olmaz. Kalbi, nefsin elinden, baskısından kurtarmak için, nefsi ezmek, kalbi uyandırıp kuvvetlendirmek lâzımdır. Bu da, Resûlullah efendimize uymakla olur. Muhammed aleyhisselâma uyarak, kalbini nefsinin pençesinden kurtaran bir kimse, bir velîyi incelerse, onun Resûlullah efendimizin vârisi, Allahü teâlânın sevgili kulu olduğunu anlar. Allahü teâlâyı çok sevdiği için, Onun sevdiğini de çok sever. HAKÎKÎ SEVGİ İÇİN... Bir kimseyi seviyorum deyince, ona karşı sûrî, mecâzî muhabbeti olduğu anlaşılır. Câhil, bid'at sâhibi, sâlih ve sâdık her Müslümân, Resûlullah efendimizi böyle sevmektedir. Müslümân olmak için de, bu kadar muhabbet, sevgi kâfîdir. Hakîkî sevginin hâsıl olması için, Resûlullah efendimizin sözlerini, işlerini, hâllerini, ahlâkını öğrenmesi ve bunları sevmesi lâzımdır. Sevilene itâat edilir, her şeyde ona tâbi olunur. Hakîkî sevgi pekçok olursa, sevdiğinden başka her şeyi unutur, hattâ kendini de unutur. Hadîs-i şerîfte; (Bir kimse, Allahın dostlarını sever, düşmanlarını düşman bilirse ve Allah için verir ve Allah için vermezse, îmânı kâmil olur) buyuruldu. Sevenin, sevgilinin sevdiklerini sevmesi ve sevmediklerini sevmemesi lâzımdır. Bu sevgi ve düşmanlık, insanın elinde değildir, sevginin îcâbıdır, kendiliğinden hâsıl olur. Dostun dostları, insana sevimli, düşmanları da, çok çirkin görünür. Bir kimse, birisini seviyorum derse, onun düşmanlarından uzaklaşmadıkça, sözüne inanılmaz, ona münâfık denir. Abdullah-ı Ensârî hazretleri buyuruyor ki: "Bir kimse, hocanı üzer, sen de ondan üzülmezsen, köpekten aşağı olursun!" Peygamber efendimiz, bir hadîs-i şerîflerinde; (İnsânlar, kendilerine ihsân, iyilik edenleri sever. Bu sevgi, insânın yaratılışında vardır) buyurmuşlardır. Yapılan ihsân, ne kadar kıymetli ve ne kadar çok olursa, sevgi de o kadar fazla olur. Bunun için, herkes anasını, babasını, hocasını, ustasını, vatanını, din kardeşlerini çok sever. Bir Müslümânın hocası, kendisine, din ve dünyâ bilgilerini, îmânını, Allahını, Peygamberini, güzel ahlâkı öğrettiği için, onu herkesten, çok sever. Bu sevgi, insanın doğuşunda vardır. Bu sevgiden mahrûm olan kimse, hakîkî insan değildir, hayvan gibidir. Çok sevilen kimse, insânın kalbinden, hâtırından çıkmaz. Onun şekli, kalbine yerleşir. Bu hâle râbıta denir. Bir insânın kalbinde, bir velînin râbıtası hâsıl olursa, onun kalbine, kendi hocalarından gelmiş olan feyizler, nûrlar, bunun kalbine de akar. Feyiz, kalbden kalbe gelen, insâna Allahü teâlânın râzı olduğu şeyleri yaptıran nûrdur, bir kuvvettir. Feyizler yani nûrlar, Resûlullah efendimizin mübârek kalbinden yayılmakta, evliyânın kalbleri vâsıtası ile, evliyâyı çok seven kalblere gelmektedir. MENFÂAT İÇİN BAĞLANANLAR... Netice olarak dinimizde bağlanmak, iple, parayla mevki ile değil, sevgi ile olur. Peygamber efendimiz; (Elmer'ü me'a men ehabbe yani kişi, sevdiği ile berâber olur) buyurmuşlardır. Dolayısı ile dünyada kim kimi severse, âhirette onunla beraber olacaktır. Din büyüklerine sevgi ile bağlananlar, kurtulur ve bunları sevdiklerinden kimse koparamaz. Çünkü bu büyükleri seven, onlarla berâber olur. Onlarla berâber olan, küfürden ve günâh işlemekten korunmuş olur. Fakat menfâatle bağlananlar ise, bir gün kopabilir...