Söz dinlemeyen neticesine katlanır

A -
A +

Allahü teâlâ, Âdem aleyhisselâmdan dünyanın sonuna kadar gelecek olan bütün insanların rûhlarını yarattığında onlara; (Elestü bi-rabbi-küm? yani Ben sizin Rabbiniz değil miyim) diye hitâb ettiğinde, bütün rûhlar; (Belâ, Evet, biz kabûl ettik. Sen bizim Rabbimizsin yâ Rabbî) diyerek söz vermişlerdir. Rûhlar âleminde verilen bu söz, insanlara, dünyaya geldikleri zaman, Peygamberler ve Onların vârisleri olan âlimler tarafından hatırlatılmaktadır. Bunlardan bazısı, verdiği söze sâdık kalarak îmân etmiş, bazısı da, o sözü unutarak veya inkâr ederek reddetmiş, söz dinlememişlerdir. Söz dinleyip îmân edenler, sonsuz Cennet nimetlerine kavuşacak, dinlemeyip inkâr edenler de, sonsuz Cehennem azâblarını tadacaklardır. Dünyada bile, danışarak hareket edip söz dinleyenler, rahat ve huzurlu olmuşlar, danışmadan, kafasına göre hereket edenler de, çeşitli sıkıntılara düşmüşlerdir. Hadîs-i şerîfde; MÜNAFIĞIN ALÂMETİ (Münâfıklık alâmeti üçtür: Yalan söylemek, va'dini îfâ etmemek, emânete hıyânet etmek) buyuruldu. Vaktiyle Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerini seven bir genç, Mısır'a ticâret yapmak için gitmeye karar verir. Akrabâsı gitmemesi için çok zorlar ise de, dinlemez ve kararından vazgeçmez. Durumu Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerine bildirdiklerinde; -Gitme! buyurur ama genç, kimseyi dinlemeyip gizlice bir gemi ile yola çıkar. Gencin bindiği gemi, korsanlar tarafından zaptedilir ve genç de esir alınır. Korsanlar, gemideki genç dahil esirlerin hepsini, memleketlerine götürüp çeşitli yerlerde çalıştırırlar. Uzun zaman bu şekilde, esir olarak çeşitli işlerde çalıştırılan genç, başına gelen felâketlerin sebeblerini, Allahü teâlânın sevdiği bir kulun sözünü dinlememekten olduğunu anlar ve çok pişmân olup, tövbe, istigfâr eder, yalvarır. Bu tövbe ve yalvarmaları kırk gün devâm eder. Nihayet bir gece rüyâsında Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerini görür ve kendisine; -Yarın senden bâzı şeyler soracaklar. Ne sorarlarsa, biliyorum de! buyurarak tenbihte bulunur ve bir hastalık ile ilgili ilâç da târif eder. Genç uyandığında sevince gark olur, güneşin doğmasını adeta iple çeker. Sabahleyin yanına gelenler; -Doktorlukla ilgili bir bilgin var mı? diye sorarlar. Genç de; -Var! deyince, genci alıp o yerin hükümdârına götürürler. Meğer o yerin hükümdârı hasta imiş. Hiçbir doktor derdine çâre bulamamış, hükümdâr da hastalıktan kurtulamamış. Bu genç, hasta hükümdârı görüp; -Bana, şu şu meyvelerden şu kadar, şu şu otlardan şu kadar getirin der. Kısa zamanda bulup getirirler ve genç, rüyâda kendisine tarif edildiği gibi, hepsini güzelce öğütüp karıştırır, mâcun hâline getirerek hastaya yedirir. Hasta, Allahü teâlânın izniyle bir anda şifâ bulr. Hükümdâr bu hastalıktan ümidini kesmiş iken, birden şifâya kavuşunca, gence; -Bir murâdın varsa söyle, yerine getireyim. Mal, mülk istersen seni zengin edelim der. Genç; -Ben, hiçbir şey bilmeyen bir kimseyim. Âilemden ve hocamdan izinsiz para kazanmak için evden çıktım. Beni yolda esir alıp, buralara getirdiler. Esir olunca, başıma gelen bu musîbetin sebebini anlayıp, çok tövbe ettim ve hocam Mevlânâ hazretlerinden mânen af diledim. Kendisini, kurtulmam için Allahü teâlâya vesîle eyledim. Bu akşam hocam Mevlânâ hazretleri, bana bu size yaptığım şeyleri târif eyledi. Ben de aynen yaptım. Gördüğünüz gibi, bütün bunlar, hocamın himmeti ve bereketiyle oldu der. MEMLEKETİNE GÖNDERİR... Hükümdâr da, genci serbest bırakıp, çok para vererek zengin eyler ve memleketine gönderir. Sa'düddîn-i Kaşgârî hazretleri, bir talebesine bazı vazifeler verir. Talebe ise, kendine göre haklı gördüğü şeyleri yapmaya kalkar. Fakat başına gelmedik sıkıntı kalmaz. Hemen hatasını anlayıp tövbe eder ve hocasından özür diler. Talebesinin özrünü kabul eden Sa'düddîn-i Kaşgârî hazretleri; "Söz dinleyen kurtulur" buyurur. Netice olarak söz dinleyen, rahat eder, aziz olur. Dinlemeyen ise, hem dünyada, hem de âhırette sıkıntılara düşer, rezil olur.