Şükredilirse nimetler
artar
13 Eylül 2009 01:00
Bir kimse, Allahü teâlânın ihsan ettiği nimetlerin kıymetini bilir, buna göre yaşarsa yani kendinde bir değişme olmazsa, bu kimseye verilen nimetler, onda hep kalır hatta artar...
Allahü teâlâya şükretmek, Onun dinini kabûl etmek, emrettiklerini yapmak, yasak ettiklerinden de sakınmak demektir Cehennemden kurtulmak için, itikâtta ve amelde, Muhammed aleyhisselâma uymaktan başka çâre yoktur. İyilik yapana teşekkür edileceğini, herkes bilir. Bu, insanlık îcâbıdır. İyilik edenlere hürmet edilir, nimet sâhipleri, büyük bilinir. Bunun için, her nimetin hakîkî sâhibi olan Allahü teâlâya şükretmek, insanlık îcâbıdır, bir vazîfe ve bir borçtur. Nisâ sûresinin 147. âyetinde meâlen;
(Allahın nimetlerine şükreder ve îmân ederseniz, Allah size niçin azâb etsin?) buyurulmaktadır.
İmâm-ı Rabbânî hazretleri buyuruyor ki:
İNSANLARA FAYDALI OLMAK...
"Allahü teâlânın, bir kuluna, faydalı, güzel işler yapmayı, çok kimsenin ihtiyaçlarını sağlamasını nasib etmesi, çok kimsenin ona sığınması, bu kul için pek büyük bir nimettir! Allahü teâlâ, kullarına ıyâlim demiş, çok merhametli olduğu için, herkesin rızkını, nafakasını kendi üzerine almıştır. Allahü teâlâ, bu ıyâlinden birkaçının rızıkları, nafakaları için ve bunların yetişmeleri, râhat yaşamaları için bir kulunu görevlendirirse, bu kuluna büyük ihsân etmiş olur. Bu büyük nimete kavuşup da, bunun için şükretmesini bilen kimse, çok tâlihli, pek bahtiyârdır. Bunun kıymetini bilip, şükretmek, kendi sâhibinin, Rabbinin ıyâline hizmet etmeyi saâdet ve şeref bilmek ve Rabbinin kullarını yetiştirmekle öğünmek, akıl icâbıdır."
İyilik edenlere, şükretmek yani, sevindiğini bildirmek, aklın istediği bir şeydir. Dinin bildirdiği hükümler, bütün nimetleri, iyilikleri yaratan, gönderen Allahü teâlâya karşı, şükrün nasıl yapılacağını göstermektedir. Ayrıca dünyânın, hayâtın düzeni, cenâb-ı Hakkın bu emirlerini yapmakla ve yasak ettiklerinden de sakınmakla mümkün olur. Eğer Allahü teâlâ, herkesi kendi başına bıraksaydı, kötülükten, karışıklıktan başka bir şey olmazdı. Allahü teâlânın harâm etmesi olmasaydı, nefisleri, keyifleri peşinde koşanlar, başkalarının mallarına, cânlarına, ırzlarına saldırır, fenâlıklar, karışıklıklar hâsıl olur, saldıran da, karşısındakiler de, zarar görür, helâk olurlardı.
Bütün insanların, Allahü teâlânın emir ve yasaklarından uzaklaştıkça, geçimsizlik, sefâlet, işkence, sıkıntı ile kıvrandıkları hep görülmüş ve görülmeye de devam etmektedir. Teknoloji, akıllara hayret verecek şekilde ilerlediği hâlde, dünyâdaki huzûrsuzluğun, insanlıktaki sıkıntının azalmadığı hatta arttığı görülmektedir.
Allahü teâlâ, insanların saâdetlerine sebep olan şeyleri emretmiş ve felâketlerine sebep olanları da yasak etmiştir. Dinli olsun, dinsiz olsun, bir kimse bilerek veyâ bilmeyerek, bu emir ve yasaklara uyduğu kadar, dünyâda râhat ve huzûr içinde yaşar. Bu hal, faydalı ilâcı kullanan herkesin dertten kurtulması gibidir. Bunun için Kur'ân-ı kerîme uygun olarak çalışan, dinli dinsiz herkes muvaffak olur. Fakat âhirette, saâdete kavuşabilmek için Kur'ân-ı kerîmin bildirdiklerine îmân etmek ve bunlara uymak lâzımdır. Avn bin Abdullah hazretleri;
"Allahü teâlâ âhiret için çalışanın dünyâ işlerine kâfi gelir, dünyâsı husûsunda ona yardımcı olur. Kim Allahü teâlâya karşı hâlini düzeltirse, Allahü teâlâ onunla insanlar arasını düzeltir, güzel yapar. İçini düzeltenin, Allahü teâlâ dışını düzeltir, güzel yapar" buyurmuştur.
KENDİNDE DEĞİŞME OLMAZSA...
Bir kimse, Allahü teâlânın ihsan ettiği nimetlerin kıymetini bilir, buna göre yaşarsa yani kendinde bir değişme olmazsa, bu kimseye verilen nimetler, onda hep kalır hatta artar. Bu hâl, bir insan için olduğu gibi cemiyet ve milletler için de aynıdır. Nitekim Ra'd sûresinin 11. âyetinde meâlen;
(Bir millet, kendini bozmadıkça, Allah onların hâllerini değiştirmez) buyurulmuştur.
Netice olarak, nimetin kıymeti bilinmez, hakkı gözetilmezse elden gider. Şükredilir, hakkı gözetilirse elde kalır ve artar. Sûre-i İbrâhîmin 7. âyetinde meâlen buyurulduğu gibi:
(Şükrederseniz, verdiğim nimetleri elbette arttırırım.)