Rehber yani mürşîd, insanı Allahü teâlânın rızâsına, sevgisine kavuşturan vâsıtadır. Maksat, Allahü teâlâdır. Rehberden feyiz almak için, rehberi sevmek, bildirdiği şekilde hareket etmek kâfidir. Rehber ile bulunanların, îmânları kuvvetlenir. İslâmiyete uymak isteği hâsıl olur. Rehberin sözleri, hâlleri, hareketleri, ibâdetleri hep islâmiyete uygun olur. Böylece ona uyan, onu dinleyen, Resûlullah efendimize uymuş olur. Böyle olmayan kimse, rehber olamaz. Doğru yolda olmayıp, sözde rehber geçinenler, talebesini doğru yoldan saptırır, zararlı olurlar. Bugüne kadar gelen rehberlerin, mürşîdlerin büyüklerinden olan Behâeddîn Buhârî hazretleri buyuruyor ki: "ŞÖHRET ÂFETTİR!.." "Bizim yolumuz sohbettir, beraber olmaktır. Yalnızlıkta şöhret vardır. Şöhret ise âfettir. Hayır ve bereket cemiyyette, bir araya gelmektedir. Bu da sohbet ile olur. Sohbet, bir kimsenin arkadaşında fânî olmasıyla, arkadaşını kendine tercih etmesiyle hâsıl olur. Bizim sohbetimizde bulunan kimseler arasında, bâzılarının kalblerindeki muhabbet tohumu, başka şeylere bağlılığı sebebiyle gelişmez, büyümez. Biz böyle kimselerin kalblerini başka şeylere olan bağlılıktan temizleriz. Bizim sohbetimizde bulunanlardan bâzılarının da kalblerinde, muhabbet tohumu yoktur. Biz böyle olanların kalblerinde muhabbet hâsıl etmek için çok himmet ederiz, yardımcı oluruz. İnsanlara rehber olan, onları irşâd eden, doğru yolu gösteren âlimler, usta bir avcıya benzerler. Usta avcılar, ince mahâretlerle vahşî bir canavarı tuzağa düşürüp yakalarlar, sonra avladıkları o vahşî hayvanı terbiye edip, ehlileştirirler. Bunun gibi, Allahü teâlânın insanlar için rehber olarak yarattığı evliyâ kulları da, hikmet ehli olup, güzel tedbirler ile, huylarına göre talebeleri gereği gibi muâmele ederek, teslimiyyet makâmına ulaştırırlar. Sonra sünnet-i seniyyeye yani İslâmiyete tâbi olmalarını sağlayarak, maksada ulaştırırlar. İnsanlara rehber olan zâtlar, herkesin kâbiliyetine ve istidâdına göre muâmele ederler. Eğer talebe yeni ise, onun yükünü üzerlerine alıp, ona hizmet ederler. Allahü teâlâ Dâvûd aleyhisselâma; (Ey Dâvûd! Beni taleb eden birini gördüğün zaman, ona hizmetçi ol!) buyurulduğu gibi, bu büyükler de, çok hizmet ve himmet gösterirler ki, tâlibde bu yola girme arzûsu, kâbiliyeti meydana gelsin. Bizim yolumuzda olan bir kimse, bu yola tam uyup, bunun aksine bir iş yapmamalıdır ki, işin netîcesi meydana çıksın. Sünnet-i seniyyeye yani İslâmiyete uymaktan ibâret olan yolumuza uyarak, işlerde ve amellerde dikkatli davranmalıdır ki, yolumuzda olanlarda ehlullahın tam bir mârifetine kavuşma saâdeti hâsıl olsun." Nasîruddîn Mahmûd Çırağ-ı Dehlî hazretleri bir sohbetinde şöyle buyurmuştur: "İşe yeni başlayan bir talebe, vakit sâhibidir. Vakit sâhibi, içinde bulunduğu vakti bir daha ya bulurum, ya bulamam deyip, vaktini fırsat bilip, değerlendiren, onu farzları yerine getirdikten sonra, Kur'ân-ı kerîm okumak, nâfile namaz kılmak, Allahü teâlâyı anıp hatırlamakla geçiren kimsedir. İşte, tasavvuf yolunda ilerleyen kimse böyle vakitlerini muhâfaza ve mâmur ederse, hâl sâhibi olması umulur. Mânevî ilimlere ve hâllere böyle gayretler, çalışmalar netîcesinde kavuşulur." "HİÇBİRİSİ UYGUN DEĞİL!.." Netice olarak, insanları irşâd edecek, onlara yol gösterecek rehberlerin, hem insanlara doğru olarak İslâmiyeti öğretmeleri, hem de insanlardan gelecek olan sıkıntılara tahammül etmeleri ve onların yükünü çekecek durumda olmaları lâzımdır. Evliyâdan Nasîruddîn Mahmûd hazretlerinin vefâtı yaklaşınca, kendisine; -Efendim, talebeleriniz arasında kıymetliler vardır. Onlardan birini yerinize tâyin ederseniz, bu yolun eski âdet ve gelenekleri, şimdiye kadar olduğu gibi, devâm etmiş olur, diye arz ederler. Nasîruddîn Mahmûd hazretleri de, bu vazîfe için uygun görülenlerin listesini ister. Getirilen listedeki isimlere baktıktan sonra; -Şüphesiz bunlar, dînini sevenlerdir. Fakat korkarım ki, hiçbirisi diğerinin yükünü omuzlarında taşıyamazlar buyururlar. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin buyurduğu gibi: "Tasavvuf, herkesin yükünü çekmek ve kimseye kendi yükünü çektirmemektir."