Teslim olan, âzâd olur

A -
A +

Allahü teâlâ, kullarını kendisine ibâdet etmek için yarattı. İbâdet, zül ve zillet demektir. Yani insanın Rabbine, ma'bûduna, hakîr, âciz, muhtaç olduğunu göstermesidir. Bu da, her aklın, nefsin ve âdetlerin güzel ve çirkin dediklerine uymayıp, Allahü teâlânın güzel ve çirkin dediklerine teslîm olmak, gönderdiği Kitâba ve Peygamberlere inanmak, bunlara tâbi olmak demektir. Îmân, korkusuz olmak, islâm ise, boyun bükerek teslîm olmak ve kurtulmak demektir. İslâm kelimesi, nefsini teslîm etmek, boyun eğmek, selâmete ulaşmak ve sulh mânâlarına gelmektedir. İmâm-ı a'zam Ebû Hanife hazretleri ise islâmı; "Allahü teâlânın emirlerine teslîm olmak ve boyun eğmek" diye tarif etmiştir. ŞÜKREDERSENİZ ARTTIRIRIM... İmâm-ı Rabbânî hazretleri bir talebesine yazdığı mektupta buyuruyor ki: "Allahü teâlâ, kendini aramak arzûsunu arttırsın. Ona kavuşmaya mâni olan şeylerden sakınmak nasîb eylesin! Allahü teâlâyı istemekte, Onun için yanıp yakılmakta olduğunuzu bildirdiği için, çok hoşa gitti. Çünkü istemek, kavuşmanın müjdecisidir. Yanıp yakılmak da, kavuşmanın başlangıcı demektir. Büyüklerden biri buyuruyor ki, "Vermek istemeseydi, istek vermezdi." İstek ni'metinin kıymetini bilip, bunun elden kaçmasına sebep olacak şeylerden sakınmalıdır. Bu ni'metin elden çıkmamasına en çok yarayan şey, buna şükretmektir. Çünkü, sûre-i İbrâhîm yedinci âyetinde meâlen, (Ni'metlerime şükrederseniz, elbette arttırırım) buyuruldu. Hem şükretmek, hem de, Ona sığınmak ve başka birşeyi sevmemek için ağlamak yalvarmak lâzımdır. İçten, ağlamak, yalvarmak gelmezse, kendini zorlamalıdır. "Ağlamazsanız kendinizi ağlatınız!" demişlerdir. Kâmil ve mükemmil bir zâtı yani yetişmiş ve yetiştirebileni buluncaya kadar, bu isteği, bütün sıcaklığı ile kalbinizde saklamak lâzımdır. Böyle birisi ele geçerse, bütün arzûları, istekleri, onun eline bırakmalı, ölü yıkayıcının elinde teneşirdeki meyyit gibi olmalıdır. Yani, tasavvuf yolunun sonuna ermiş ve başkalarını da erdirmek için geri dönen bir zât bulunca, ona teslîm olmalı. Önce, kendini onda yok etmeli, yani kendine değil, ona uymalı. Böyle olan kimsenin, yavaş yavaş kendi arzûları aradan kalkar ve bu kimse, Allahü teâlânın irâdesi ile hareket etmeye başlar." İPLERİNİ KOPARIP... Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin sağlığında kasabın biri, bir danayı kesmek için satın alır. Dananın ayaklarını bağlayıp yatırmak istediğinde, dana, ipleri koparıp kaçar. Kasap arkasından yakalamak için koştuysa da yetişemez. Dana, Mevlânâ hazrelerinin babasının mezarı yakınlarına gelir. O esnâda mezarın başında Mevlânâ hazretleri Kur'ân-ı kerîm okumaktadır. Dana, hâl lisânıyla ona; "Beni bu kasabın elinden kurtar" diye yalvarır. Mevlânâ hazretleri, dananın sırtına elini koyup okşar ve; "Üzülme, cenâb-ı Hak her şeye kâdirdir" buyurur. Bu sırada kasap, elinde urgan ve bıçak olduğu hâlde soluk soluğa çıkagelir. Mevlânâ hazretleri, gelen kasaptan, dananın âzâd edilmesini, hürriyetine kavuşturulmasını ister. Kasap da Mevlânâ hazretlerinin hatırı için danayı âzâd eder. Kasap gidince Mevlânâ hazretleri, mübârek elini dananın üzerine koyup duâ eder ve o günden sonra bir daha o danayı gören olmaz. Bunun üzerine Mevlânâ hazretleri, talebelerine hitaben; "Bu dana, kesilip pişirilecek zamâna gelmiş iken, bizim tarafımıza gelmek sûretiyle, kesilip parçalanmaktan kurtuldu. İşte bunun gibi bir insan da, Allahü teâlânın evliyâsına cân u gönülden teslim olup emirlerine uygun yaşar, ona talebe olursa, kıyâmet gününde Cehennem'e götüren meleklerin elinden kurtulur" buyurur. Netice olarak bir kimse, bir işi, Allahü teâlânın izin verdiğini düşünmeden, kendi görüşü ile yaparsa, cenâb-ı Hakka kulluk yapmamış, müslümânlığın îcâbını yerine getirmemiş olur. Îmân, îmânın şartlarını öğrenip, bunlara kalbinden inanmak demektir. Îmân eden, Allahü teâlânın emirlerini öğrenir, bunlara teslîm olur yani bu emirleri seve seve yapar ve böylece kurtuluşa erer.