Müslüman, Allahü teâlâdan korkmalı, Onun rahmetinden ümîdi kesmemelidir. Ümît, korkudan çok olmalıdır. Böyle olanın ibâdetleri zevkli olur. Gençlerde korkunun, ihtiyârlarda, hastalarda ümîdin dahâ fazla olması lâzımdır denilmiştir. Korkusuz ümît ve ümîtsiz korku câiz değildir. Çünkü korkusuz olmak emîn olmaya, ümîtsiz olmak da, insanı ye'se, ümitsizliğe sürükler ki, bunun her ikisi de câiz değildir. Allahü teâlâ bir hadîs-i kudsîde; (Kulumu, beni zannettiği gibi karşılarım) buyurmaktadır. Zümer sûresinin 53. âyet-i kerîmesinde meâlen; (Allah bütün günâhları affeder. O gafûrdur, rahîmdir) buyuruldu. Bunlardan, recânın yani ümmîdin fazla olması lâzım geldiği anlaşılmaktadır. (Allah korkusundan ağlayan, Cehenneme girmez) ve (Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız) hadîs-i şerîfleri de, havfın yani korkunun fazla olması lâzım geldiğini göstermektedir. BİR GÜNAHKÂRIN CENAZESİ... Mâlik bin Dinar hazretleri, şâhit olduğu bir hâdiseyi şöyle anlatır: "Basra'da küçük bir grubun bir cenâzeyi taşıdığını gördüm. Cenâzeyi uğurlayan, taşıyan başka kimse de yoktu. Neden cenâzeye katılım olmadığını sorduğumda, oradakilerden biri bana; -Bu adam, çok büyük günâhlar işlemiş, âsi ve ömrünü boşa harcamış biriydi dedi. Buna rağmen ben de, cenâzenin namazına iştirâk ettim ve kabrine indirilmesine de yardımcı oldum. Definden sonra, orada bulunan bir ağacın gölgesine çekildim ve yorgunluktan uyuyakalmışım. Rüyâmda iki meleğin gökten indiğini gördüm. Az önceki cenâzenin kabrini açtılar. Biri onun yanına indi ve arkadaşına şöyle dedi: -Onu Cehennem halkından yaz. Bunda isyânsız ve günâhsız bir organ yok! Dışarıdaki arkadaşı ona dedi ki: -Ey kardeşim, onun hakkında acele karar verme! Gözlerini bir yokla! -Gözlerini yokladım. İki gözünü de haram bakışlarla dopdolu gördüm. Arkadaşı onun kulağını, dilini, ellerini ve ayaklarını yoklamasını söyledi. Şu cevabı aldı: -Kulağını yokladım, kötü ve çirkin şeyleri dinlemesiyle dolu olarak gördüm. Dilini yokladım, yasaklara dalması ve haramları dile getirmesiyle dolu olduğunu anladım. Ellerini kontrol ettim, iki elinin de harâm olan lezzet ve nefsanî isteklerle dolu olduğunu fark ettim. Ayaklarını da yokladım, ayaklarını çirkinliklerde ve kötü işlerde yürümesiyle dopdolu buldum! Diğeri dedi ki: -Ey kardeşim, sen yine acele etme. Bir de ben onun yanına ineyim. İkinci melek meyyitin yanına indi. Biraz bekleyip arkadaşına dedi ki: -Ey kardeşim, ben bunun kalbini yokladım ve îmânlı olduğunu öğrendim. Onu rahmete kavuşmuş bahtiyâr kimse olarak yaz! Artık Allahü teâlânın lütfu, onun günâh ve hatâlarını bütünüyle kuşatmaktadır..." İmâm-ı Yafiî hazretleri, bu hâdiseyi naklettikten sonra buyuruyor ki: "Bu saâdet, o kişi için Allahü teâlânın bir ihsânıdır ve herkes böyle bir ihsâna kavuşamayabilir. Bu sebeple herkes, dünyâda iken hazırlığını yapmalı ve Allahü teâlâdan, dünyâ ve âhirette güzel son, mağfiret istemelidir." "ALLAH'TAN ÜÇ ŞEY İSTEDİM" Tâbi'înin büyüklerinden olan Amr bin Utbe hazretleri buyuruyor ki: "Allahü teâlâdan üç şey istedim. İkisini ihsân etti, üçüncüsünü de ihsân edeceğini ümmîd ediyorum. Birincisi, Allahü teâlâdan diledim ki, beni dünyâya rağbet ettirmesin. Dünyâlığın elime geçmesi ve geçmemesi benim için aynı oldu, beni değiştirmedi. İkincisi, namâz kılmak için bana güç, kuvvet vermesini diledim, ihsân etti. Üçüncü olarak da, diledim ki bana şehît olmak nasîb etsin. Bunu da ihsân edeceğini ümmîd ediyorum." Âhıret işlerinde yani ibâdet ve tâat yapmakta tevekkül olmaz. Âhıret işlerinde tevekkül etmek değil, havf yani korkmak ve ümît etmek lâzımdır. Emirleri yapmak, bunların kabûl olunması ve sevâb verilmesi için Allahü teâlânın merhametine, ihsânına itimât etmek, güvenmek lâzımdır. Netice olarak bir Müslümân, Kur'ân-ı kerîmde bildirilen müjde âyetlerine îmân etmek, inanmakla beraber, "beyn-el-havfi ver-recâ" yani korku ve ümmîd arasında olmalı ve Allahü teâlânın sonsuz ihsânlarını da beklemelidir.