"Yaptığını Allahü teâlâ görüyor"

A -
A +

Allahü teâlâ, insanın, her yaptığını görmekte ve her düşündüğünü bilmektedir. İnsanlar, birbirinin dışını görür, Allahü teâlâ ise, hem dışını, hem de içini görür. Bunu bilen bir kimsenin, işleri ve düşünceleri edebli olur. Buna inanmayanın îmânı gider. İnanıp da muhâlefet etmek ise, büyük cesârettir. Allahü teâlâ; (Ey insân! Seni her ân gördüğümü bilmiyor musun?) buyurmaktadır. Resûlullah efendimizin huzûruna bir kimse gelerek; -Çok günâh işledim, tövbe etsem kabûl olur mu? diye arz edince, Peygamber efendimiz; -Evet, olur buyururlar. Bunun üzerine o kimse; -O günâhları işlerken, Allahü teâlâ beni görüyor muydu? diye arz eder. Resûlullah efendimiz; -Evet buyurunca, o kimse bir âh çeker ve yıkılıp cân verir. Îmân ve hayâ böyle olur. Allahü teâlânın gördüğüne inanan, Onun beğenmediği bir şeyi yapabilir mi? KİMSENİN GÖRMEDİĞİ YER!.. Büyüklerden bir zât, talebelerinden birini diğerlerinden dahâ çok severdi. Bu hâle, diğer talebelerinin üzüldüğünü görünce, her birine bir kuş verip; -Bunu, kimsenin görmediği bir yerde kesip getiriniz buyurur. Talebelerin hepsi tenhâ bir yerde, kendilerine verilen kuşu kesip getirirler. Fakat sevilen talebe, kuşu kesmeden geri getirir. O zât; -Evladım niçin sözümü dinlemedin, kuşu niye cânlı getirdin? diye sorunca, talebe; -Efendim, kimsenin görmediği bir yer bulamadım. Allahü teâlâ, her yeri görüyor cevabını verir. Bunun üzerine diğer talebeler, onun derecesinin yüksekliğini anlarlar. Mısır mâliye nâzırının zevcesi olan Zelîha, Yûsuf aleyhisselâmı, kendisine çağırınca, önce kalkıp büyük olduğunu sandığı, bir heykelin yüzünü örter. Yûsuf aleyhisselâm; -Bunu, niçin örttün? buyurunca; -Ondan utandığım için diye cevap verir. Bunun üzerine Yûsuf aleyhisselâm; -Sen, bir taş parçasından utanıyorsun da, ben yerleri ve yedi kat gökleri yaratan, Rabbimin görmesinden utanmaz mıyım? buyurur. Bir kimse, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine; -Efendim, sokakta, kadınlara, kızlara bakmaktan kendimi menedemiyorum, ne yapayım? diye suâl edince, cevabında; -Allahü teâlânın seni, senin o kadını görmenden dahâ çok gördüğünü düşün! buyurur. Peygamber efendimiz buyurdu ki: (Allahü teâlâ, Adn ismindeki Cenneti, şu kimseler için hâzırladı ki, günâh işleyecekleri zamân, Onun büyüklüğünü düşünüp, Ondan hayâ ederek, günâhlardan kaçınırlar.) Vaktiyle adamın biri, elinde bıçakla bir kadına musallat olur. Adam güçlü, kuvvetli olduğu için de, kimse mani olamaz. Kadın, adamın elinde ızdırap içinde çırpınıp dururken, oraya Bişr-i Hâfî hazretleri çıkagelir. Adama iyice yaklaşır ve bir şeyler söyler. Adam birden yere düşer ve kadın da kurtulur. Orada bulunanlar, yerde yatan adamın yanına giderler ve güçlükle nefes aldığını görürler. Adam biraz kendine gelince ona; -Sana ne oldu? diye sorarlar. Adam; -Bilmiyorum, ihtiyar zât bana; "Senin bu yaptığını Allahü teâlâ görüyor" deyince, ayaklarımın bağı çözüldü ve gördüğünüz gibi yere düştüm. Bu zât kimdir? der. -Bişr-i Hâfî hazretleridir, derler. Bunun üzerine adam; -Eyvâh ben onu bir daha nasıl göreceğim, der ve kuvvetli bir sıtma hastalığına yakalanarak kısa bir zaman sonra da vefât eder. HAZRETİ ÖMER'İN GELİNİ! Hazret-i Ömer, halîfeliği zamânında bir gece Medîne sokaklarını kontrol için gezerken sabaha karşı bir evden, bir kadının kızına; -Süte su koy! dediğini duyar. Kızın da; -Emîr-ül-Müminîn hazret-i Ömer süte su katmayı yasak etti cevâbını verdiğini ve annesinin; -Emîr-ül-müminîn nereden bilecek demesi üzerine de; -O görmüyorsa Allahü teâlâ görüyor dediğini işitir. Hazret-i Ömer bu hâdise üzerine o kızı araştırıp, oğlu Âsım'a nikâh eder. Âsım'ın bundan bir kızı olur, bundan da Ömer bin Abdülazîz hazretleri dünyâya gelir... Netice olarak Allahü teâlâ, her şeyi görür, bilir, işitir. Her şeye de, gücü yeter. Bu sebeple kişi, yaptıklarını, yapacaklarını iyi düşünmesi lâzımdır. Peygamber efendimizin buyurduğu gibi: (Allahü teâlâyı görür gibi ibâdet ediniz! Siz, Onu görmüyorsanız da, O sizi görüyor.)