"Yaptığınız iyilikler, sizinle kalacaktır"

A -
A +

Ölümden önce olan her şeye dünyâ denir. Bunlardan, ölümden sonra faydası olanlar, dünyâdan değil âhiretten sayılırlar. Âhirete yaramayan dünyâlıklar yani harâmlar, günâhlar ve mubâhların fazlası zararlıdır. Âl-i İmrân sûresinin 133. âyetinde meâlen buyuruluyor ki: (Rabbinizden mağfiret istemeye ve Cennete girmeye koşunuz. Bunun için çalışınız! Cennetin büyüklüğü gökler ve yer küresi kadardır. Cennet, Allahü teâlâdan korkanlar için hâzırlandı. Bunlar, az bulunsa da, çok bulunsa da, mallarını Allah yolunda verirler. Öfkelerini belli etmezler. Herkesi affederler. Allahü teâlâ, ihsân edenleri sever.) Dünyâda olanlar, İslâmiyyete uygun olarak kullanılırsa, âhirete faydalı olur ve böylece hem dünyâ lezzetine, hem de âhiret nimetlerine kavuşulur. Peygamber efendimiz; (Dünyâ, geçilecek bir köprü gibidir. Bu köprüyü tâmîr etmekle uğraşmayın. Hemen geçip gidin!) buyurmuşlardır. "DÜNYAYI TERK EYLE Kİ!.." Kötü olan dünyâ, Allahü teâlânın râzı olmadığı, âhireti yıkıcı yerlerde kullanılan şeylerdir. Dünyâ sevgisi âhirete hâzırlanmaya mâni olur. Çünkü kalb, dünyâlıkları düşünmekle, Allahü teâlâyı unutur ve beden de, dünyalık olan şeyleri elde etmeye uğraşarak ibâdet yapamaz olur. Hadis-i şerifte buyuruluyor ki: (Yalnız dünyâ için çalışana, yalnız kaderinde olan kadar gelir. İşleri karışık, üzüntüsü çok olur.) Dünyâ ile âhiret, doğu ile batı gibidir ki, birine yaklaşan, ötekinden uzak olur. Bir kimse, ibâdetini yapmaz ve geçiminde, kazancında Allahü teâlânın emirlerini ve yasaklarını gözetmezse, dünyâya düşkün olmuş olur. Allahü teâlâ herkesin kalbini bundan soğutur ve bunu kimse sevmez. Zira Resûlullah efendimiz; (Dünyâyı terk eyle ki, Allahü teâlâ seni sevsin. İnsanların malına göz dikme ki, herkes seni sevsin!) buyurmuşlardır. Her Müslümanın ölmeden yani dünyâdan çıkmadan önce, kalbinden dünyâ sevgisini çıkarması lâzımdır. Dünyânın nimetleri zehirli ve geçici, safâları kederli, hâlleri ise değişicidir. Bu sebeple fânî yani geçici olanın sevgisini kalbden çıkarmalı, bâkî yani sonsuz olana tâlib olmalıdır. Bir kimse, nefsinin arzûlarını terk ederse, bütün kötülüklerden temizlenerek selâmete, kurtuluşa erer. Çünkü Allahü teâlânın râzı olmadığını terk edene, Allahü teâlâ ondan daha iyisini ihsân eder. Dünyâyı anlayan, onun sıkıntılarından üzülmez, ondan sakınır ve böylece nefsini tanır. Nefsini tanıyan ise, Rabbini bulur, Onun rızâsına kavuşur. Eshâb-ı kirâmdan Ebû Müveyhibe hazretleri şöyle anlatır: "Bir gün Resûlullah efendimizle Bakî Kabristânına gittik. Orada uzun müddet kaldılar ve kabristandakilerin magfireti için duâ ettiler. Sonra bana hitaben; -Ey Müveyhibe! Beni dünyâ hazîneleri ve dünyâda bâkî kalmakla, Cennet ve Allahü teâlâya kavuşmak arasında muhayyer bıraktılar, buyurdular. Ben de; -Yâ Resûlallah! Anam babam size fedâ olsun. Dünyâ hazînelerini ve dünyâda kalmayı ve sonra Cenneti seçseniz, dedim. Cevabında; -Hâyır ey Müveyhibe! Allahü teâlâya kavuşmayı ve Cenneti seçtim, buyurdular ve birkaç gün sonra da hastalandılar." AKILLI BİR KİMSE... Netice olarak, dünyâda olan her şey fâni yani geçicidir. Akıllı bir kimse, geçici olana değil, bâki yani devamlı olana talib olur. Hâtim-i Esam hazretlerinin, hocası Şakîk-i Belhî hazretlerine arz ettiği gibi: "Efendim, herkesin dünyâda bir sıkıntıya girdiğini ve dünyâlık toplamak için uğraştıklarını gördüm. Sonra şu âyet-i kerîmenin; (Dünyâ malından, sarıldığınız, sakladığınız her şey, yanınızda kalmayacak, sizden ayrılacaktır! Ancak Allah rızâsı için yaptığınız iyilikler ve ibâdetler sizinle berâber kalacaktır!) meâlini düşündüm ve dünyâ için topladıklarımı, Allah yolunda harcadım, fakirlere, ihtiyaç sahiplerine dağıttım. Bâki, sonsuz kalmaları için, Allahü teâlâya ödünç verdim."