Müslümân, iyi insan, aklı başında kimse demektir. Hakîkî Müslümân, Allahü teâlânın emirlerine itâat eder, kul haklarını öder. İçinde bulunduğu devletin kanûnlarına karşı gelmez. Müslümân, günâh da, suç da işlemez. Herkese iyilik eder. Kötülük yapanlara nasîhat verir. Böyle olan Müslümânı, Allahü teâlâ da, kulları da sever. Râhat ve huzûr içinde yaşar.
Peygamber efendimiz, vefatlarından önce, eshâb-ı kirâma ve bütün ümmetine şu vasiyette bulunur:
(Ey Muhâcirler ve ey Ensâr! Vakti belli olan bir şeye kavuşmak için acele etmenin faydası yoktur. Allahü teâlâ, hiçbir kulu için acele etmez. Bir kimse Allahü teâlânın kazâ ve kaderini değiştirmeye, irâdesinden üstün olmaya kalkışırsa, Onu kahır ve perîşan eder. Allahü teâlâya hîle etmek, Onu aldatmak isteyenin işleri bozulup, kendi aldanır. Biliniz ki, ben sizlere karşı raûf ve rahîmim. Siz de bana kavuşacaksınız. Kavuşacağınız yer, Kevser havuzunun başıdır. Cennete girmek, bana kavuşmak isteyen, boş yere konuşmasın.
Ey Müslümânlar! Kâfir olmak, günâh işlemek, ni'metin değişmesine, rızkın azalmasına sebep olur. İnsanlar, Allahü teâlânın emirlerine itâat ederse, hükûmet başkanları, âmirleri, vâlîleri onlara merhamet ve şefkat eder. Fısk, fücûr, taşkınlık yapar, günâh işlerlerse, merhametli başkanlara kavuşamazlar.)
İbn-i Hafîf hazretlerinin iki talebesi vardı. Bunlardan birinin ismi Ahmed-i Mih, diğerininki Ahmed-i Kih idi. İbn-i Hafîf hazretleri daha çok Ahmed-i Kih'i severdi. Sohbetine katılanlar, bu talebeyi kıskanmaya başlar. Bu durumu öğrenen İbn-i Hafîf hazretleri, Ahmed-i Kih'in daha üstün olduğunu onlara göstermek ister. Bir gün dergâhın kapısının önünde bir devenın yatmakta olduğunu gören İbn-i Hafîf hazretleri;
-Ey Ahmed-i Mih! Şu deveyi dergâhın damına çıkar deyince, Ahmed-i Mih;
-Hocam deve dama nasıl çıkarılır? diyerek itiraz eder. İbn-i Hafîf hazretleri;
-O hâlde bırak kalsın deyip, diğer talebesine;
-Ey Ahmed-i Kih! Şu deveyi dama çıkar buyurur. Bunun üzerine Ahmed-i Kih;
-Peki efendim diyerek hemen dışarı çıkar ve iki elini devenin altına sokarak kaldırmaya çalışır, fakat kaldıramaz. İbn-i Hafîf hazretleri;
-Ey Ahmed-i Kih, iş tamam olmuş ve hâlin öğrenilmiştir deyip, sohbetinde bulunanlara dönerek;
-Ahmed-i Kih, Ahmed-i Mih'den daha iyi hareket etti, emre itâat etti ve îtiraz etmedi. Bu iş yapılır veya yapılmaz diye mütâlaada bulunmadı. Ahmed-i Mih ise, kendi görüşünü, düşüncesini öne çıkararak münâkaşa, itirâz yolunu tuttu. Zâhir, dış görünüş, bâtının, kalbin habercisidir buyurmuştur.
Netice olarak, Allahü teâlâya, Onun Resûlüne ve Resûlünün vârislerine tâbi olan, dünyâda rahat eder, huzûrlu olur, âhırette de ebedî saâdete kavuşur. Yahyâ bin Mu'âz Râzî hazretlerinin buyurduğu gibi:
"Herkes seni, Allahını sevdiğin kadar sever. Allahtan korktuğun kadar, senden korkarlar. Allaha itâat ettiğin kadar, sana itâat ederler. Allahü teâlâya hizmet ettiğin kadar, sana hizmet ederler. Hülâsa, her işin, Onun için olsun! Yoksa, hiçbir işinin faydası olmaz. Hep kendini düşünme! Allahü teâlâdan başka, kimseye güvenme!"