Şu işe bak, Türkiye endüstriyel futbola geçti, trilyonlar su gibi harcanıyor ama Avrupa'da iki takımımız dışında sesimiz çıkmıyor. Milli Takımımız, malum Dünya Kupası'na gidemedi.
Dev bildiğimiz kulüpler, kupa yerine kozalak topluyor.
Fakat, "Ben verdim oldu" zihniyetiyle havada uçuşan 10 milyon, 20 milyon Euro'nun hesabı sorulmuyor. Bu bonkörlüğün faturasını kimin ödeyeceği belli de kontrolsüz gidişin ülke futbolunu hangi macereya sürükleyeceğini kestirmek güç. Oysa Türkiye, 1996'da ne güzel bir sürece girmişti. Sepp Piontek, Fatih Terim, Rasim Kara, Tamer Güney, Yılmaz Gökdel, Metin Türel ile başlatılan ülkedeki yetenek taraması ve ardından yönetimdeki sistemleşme, ne güzeldi! O sayede Türkiye ilk defa 1996 Avrupa Şampiyonası finallerine taşındı. Ama o sistem ne korunup, geliştirebildi ne de futbolun gelir ve giderleri disipline edilebildi. Oysa, UEFA Kriterleri'ni Türkiye, bundan 12 yıl önce ilk defa bu gazeteden öğrendi. UEFA Asbaşkanı Şenes Erzik anlattığında daha o kriterler, UEFA'nın tartışmaya açtığı taslaktan ibaretti. O kriterleri ilk öğrenen ülke olarak Türkiye ne acıdır ki, futboluna hâlâ mali denetimi getiremedi. Neden? Başta Mahmut Özgener olmak üzere futbolumuzu yönetenleri düşünmeye davet ediyorum; bunca bolluğa, modern teknolojiye ve kadrolaşmaya rağmen, bu kısırlık niye?
Schuster'e Helsinki serabı!
Beşiktaş, Helsinki'ye gol yağdırdı. Schuster'in keyfine diyecek yok. İyi de, Helsinki karşısında direkten dönen üç topa ve verilen pozisyonlara ne demeli? Bir zafer Beşiktaşlılar'ı aldatmasın.
Kanaatim o ki, Kartal'ı Porto, CSKA Sofya ve Rapid Wien karşısında coşturacak forvet hâlâ ortada yok!
Talihsiz Rijkaard
Hani diyorum, bu tecrübe ile zamanı geriye almak mümkün olsa, iki yıl öncesine gidilse ve Frank Rijkaard'a deseler ki, "Al sana açık çek, gel G.Saray'ı çalıştır", kabul eder mi? Kanaatim o ki, talihsiz (!) Rijkaard yine balıklama atlar.
Hem de koca Galatasaray'ı nasıl viraneye çevirdiğine bakmadan atlar. Nitekim, "İstifayı düşünmüyorum, daha yapacak çok işim var" demiyor mu? Görünüşe bakılırsa, savaş baltalarını çekmiş, yönetimi, futbolcuyu, yardımcılarını, medyayı önüne kim çıkarsa doğruyor. Anladık, G.Saray'da Arda, Elano, Servet, herkes suçlu da, Frank, senin hiç suçun yok mu?
Yaylada gençlik kampı
Hafta arası Karadeniz'deydik... Trabzon'da Sultan Murat Yaylası'nda bir gece konakladık. Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü'nün gençlik kamplarını ziyaret ettik. Gençlik Dairesi Genel Müdürü Adnan Gül'den öğrendik ki, yıl içinde böyle onlarca kamp yapılmış. Belli aralıklarla 7 bin 800 genç birçok konuda eğitimden geçmiş. Niye Sultan Murat Yaylası diye sorduk, Gül'e... "Burası, Rus Savaşı'nda 15 bin insanımızın şehit düştüğü manevi ve tabiat güzelliği olan özel bir yer. Gençlerimize hem milli ve manevi değerlerimizi kazandırabilmek, hem de fiziki gelişimlerini tesis için seçtik burayı" dedi. Yayla müthiş etkileyici. Denizden tam 2 bin 200 metre yüksekte, resmen oksijen çadırının altında. Fakat, bir ağaç kümesi yok... Çünkü o yükseklikte ağaç yaşamıyor... Buna rağmen konakladığımız Taşkın Otel'in sahibi, yurt dışından özel çamlar getirmiş, ya tutarsa diye... O ağaçsız yaylalarda, 70'inde, 80'inde dedeler, nineler gördüm. İnanın 18'lik gençlere taş çıkartıyorlar. Al al olmuş yüzlerindeki canlılık kelimelerle anlatılamaz. İki katlı tahta evler buz dolabı bilmiyor, çünkü agustosun ortasında sıcaklık 13-14 derece. Hal böyle olunca evlerde bu ayda soba yanıyor.
Kasaplar etleri, dükkanın önüne asarak teşhir ediyor. Henüz 19'unda Aydın isminde lise son sınıf öğrencisiyle tanıştık, otelde. Boy 1.85... Süremenespor'da bu sezon 24 maçta 18 gol atmış, Bölümlü Belediyespor hemen kapmış. Ama sıkı Beşiktaşlı olan Aydın, "Lise bitsin, Beşiktaş'a gideceğim. Bernd Schuster'e talebe olmak istiyorum, başka bir şey istemiyorum" diyor.
Güneş'i kararttılar
Trabzonspor, UEFA'da Liverpool'a elendiği gece, Şenol Hoca gayet olgun ve sakin şekilde medyanın karşısına çıkıp, "İmkânımız da gücümüz de bu" demeye çalıştı. Halbuki, "Güneş'i kararttılar", diyebilirdi, demedi. Çünkü, "Hiç değilse geleceği kazanalım" diye düşündü, o gecenin en travmatik adamı Umut Bulut'u yeniden Trabzonspor'a kazandırmayı seçti, doğru da yaptı. Ama Hoca'nın bir yanlışını da vurgulayalım; o gece Umut'un kadro dışı bırakılması doğru bir karar mıydı? Bu karar, Liverpool maçından sonra uygulanamaz mıydı? Ayrıca Umut'un sözleşmesinde "Yurt dışından teklif gelirse gider" hükmü var mı yok mu? Varsa, bunca öfke niye?