Hatırası içimde dağ gibi büyük! Fatih Terim'in kazandırdığı, o UEFA Kupası'nın. Bilmem, bir daha ne zaman kazanır Galatasaray öyle bir kupayı? Ama itiraf edeyim, Rijkaard'ın gelişiyle birlikte rüyalarıma giren o ilk göz ağrısı, sanki yeniden kazanılacakmış gibi sımsıcak bir umut rüzgarı estirmişti içimde. Neden, bilmem? *** Simao, Reyes, Garcia! Sanki Bermuda Şeytan Üçgeni! Sağı solu fark etmiyor Atletico Madrid dalga dalga geliyor. Ardından Agüero ile Forlan! Pas, şut... Yakın, uzak. Hiç fark etmiyor, her atak, her girişim tehlike üstüne tehlike oluyor!.. ''Neyse ki, kalemizde Leo Franco var!'' diye sevinirken, Simao, Galatasaray ceza sahası önünde seken topa öyle bir vuruyor ki, o top yalnızca direğe çarparak auta gitmiyor, yüreğimi de ağzıma getiriyor! Ah!.. Benim Galatasaray'ım bu ne hal? Futbolun hücum yönünü unutmuş koca takım, sadece savunarak ayakta durmaya çalışıyor. Böyle bir zihniyet İstanbul'a avantajlı bir skorla dönebilir mi? Rijkaard ve ekibi olmazı olura çevirebilmek için bütün gücüyle bunu zorluyor. Oturduğum yerden ''Gayret!'' diye haykırıyorum. ''Gayret'' diyorum çünkü Barcelona karşısındaki Atletico sanki yavaş yavaş çözülüyor. Orta alanda pas hataları yapmaya başlıyor. Fırsat bu fırsat ''Yüklenin!'' Sanki Arda ve Keita sesimi duymuş gibi sağdan hücuma çıkıyorlar, bir, iki sonuç yok! Ama küçük de olsa bir umut var. Devam çocuklar! O da ne? Caner'in kaptırdığı top dönüp, aleyhimize bir serbest vuruşa dönmez mi? Her zamanki gibi ölü toptan bir gol yiyoruz, maçın en iyi adamı Reyes'in ayağından Fakat ikinci yarıda o golün karşılığını yürekten mücadele eden Keita'nın harika golüyle. Madrid'den 1-1'lik sonuçla umutlu dönüyoruz! Haydi, çocuklar, 25 Şubat'ı da kazanın!