Herkes aynı şeyi soruyor, "UEFA, Türkiye'yi Avrupa'dan men eder mi?" Keşke, "Hayır, men ne demek" diyebilsek ama suyun dibi maalesef bulanık... Malum, Platini'nin dikkat çektiği, "Sıfır tolerans" prensibi ve UEFA Disiplin Talimatı'nın 1., 5. ile 14. maddeleri, "Adı şike ve teşvike karışan takımların suçu sabit görüldüğü an, o takımları - temiz- diye ellerinden taahhütname alıp, Avrupa'ya gönderen ülke federasyonuna 1 milyon EURO'ya kadar para, kulüpler 5 yıldan 8 yıla kadar Avrupa'dan men cezası"nı öngörüyor. Hüküm açık: "Federasyonlar, kulüpler ve bütün yetkililer, oyuncular, hakemler, teknik adamlar ile futbol ailesinin hepsi, UEFA kararlarının yanı sıra International Board tarafından yayınlanan ve Futbol Birliği Kurulu olarak bilinen IFAB'ın oyun kuralları hükümlerine uymayı taahhüt ve kabul eder" diyor. Madde 5'te "Federasyon, kulüpler, oyuncular, yetkililere, sadakat, dürüstlük ilkelerine uygun davranma - sportmenliğe uyma mecburiyeti" hatırlatılıyor. Bu ilkelerin "aktif ya da pasif rüşvet ve / veya yolsuzluk; hakaret veya başka temel kuralları ihlali karşısındaki ağır hükümleri" ortaya koyuyor. Sözün özü; UEFA diyor ki; "TFF Disiplin Kurulu yarım puan dahi silse, Türk futbolunun hali harap"... Örnek mi; UEFA'nın Avrupa'dan 8 yıl men ettiği Makedonya'nın FK Pobeda kulübü ve yöneticileri. Maharetiniz varsa... İpliği bir atışta iğneden geçirip, onca yamadan harika bir kostüm ortaya çıkarır da ayıpları kaparsanız. Yoksa? Yandı gülüm Türk futbolu... MIHLAMA "İradesi kuvvetli olanlar, en ağır şartlar altında bile başarıya ulaşabilir." (John Milton) Demirören futbolu nasıl kurtarır? Ne demişler, "Balık ya baştan pişer ya da baştan kokar!" Maalesef, Mahmut Özgener ile başlayan dalgalanma, M.Ali Aydınlar ile depreme dönüştü. Hüsnü Güreli'den sonraki Yıldırım Demirören dönemi ise, "fırtına öncesi sessizliği" çağrıştırıyor. Demirören yönetiminin şike soruşturmasındaki yöntemi, UEFA ile mücadele mi olacak, yoksa "5 yıl Avrupa'ya gitmesek ne olur?" tezini seçmek mi, hâlâ netleşmiş değil. Demirören ekibinin tek mahareti; İstinye ile medya arasına aşılmaz bir güvenlik duvarı örmüş olması. Devekuşu'nun kafasını kuma gömüp, tehlikelerden korunduğunu sanması gibi bir durum, bu. Bu arada, Etik Kurul raporunu tamamlamış, PFDK savunmaları bitirmek üzereymiş. Karar için "En az iki aya daha ihtiyaç var" deniyor. UEFA ise "Kararını bir an önce ver" diye sıkıştırıyor TFF'yi. İşin en zoru da bu. Böyle bir durumda futbolu 3 Temmuz girdabından çıkarıp da uluslararası denizlerde yüzdürmek kolay değil. Nasıl kolay olsun ki; son 9 ayda çözülen bir şey yok. Süper Final'e kalanlar, Play Off mücadelesi verenler ve Ziraat Türkiye Kupası'nı hedefleyenler. Hepsi; "Yarınım ne olacak?" endişesi içinde. Kimse bir adım ötesini kestiremiyor. UEFA ile TFF arasında köşe kapmada karar için Türkiye'ye verilen süre 28 Mayıs'ta doluyor. Demirören ve ekibi o tarihe kadar "olumlu" ya da "olumsuz" bir karar vermek zorunda. Ama neye göre verecek o kararı? Disiplin Talimatı'nın 58. maddesi; şike, şikeye teşebbüs, teşvik ve teşvike teşebbüs, hepsini aynı kefede değerlendiriyor. Ona göre; karar vermek, en az 8 takımı ateşe atmak demek. UEFA ise 58'i değiştirmeye izin vermiyor, diyor ki; "Önce bu davayı neticelendir, sonra 58'i değiştir." Bu durumda Demirören yönetimi ne yapabilir? Bir yol var, "58'i" değiştirmeden 58'e bir ek madde getirerek, "Orantılı suça orantılı ceza" prensibi... Antalya mı, Samsunspor mu? Ligin Süper Final'siz bölümü bu hafta tamamlanıyor. Şampiyonluk heyecanından çok öte; teknik, taktik, strateji, tempo, heyecan ve mücadele adına iki büyük şehrin umutlarını tek maça bağlayan yıla bedel iki karşılaşma; F.Bahçe-Antalyaspor ve Samsunspor-Sivasspor müsabakaları... Dünya Kupası finallerindeki gibi büyük heyecan taşıyor. Hangisi ligde kalacak, bekleyelim görelim. KAPTANIN USTALIĞI Kaptanın ustalığı deniz durgunken değil fırtınalı havada belli olurmuş.