Ay-Yıldız'ın yükselişi!

A -
A +

Etkilendim, hem de çok. Uzun bir aradan sonra, hatta daha net söyleyeyim, Şenol Güneş'in 2002'deki Dünya ve Fatih Terim'in Avrupa 3.sü olan o nefes kesen takımları da dahil hiçbir Milli Takımımız bu kadar yüksek tempo ve Barcelona'yı çağrıştıran güzellikte çok paslı oynamamıştı. O yüzden Abdullah Avcı'nın takımına daha ilk Gürcistan maçında tam not verdim. Hem de rakibe çok pozisyon verdikleri halde... Neden bilmiyorum ama bende ''Bu takımda hayat var'' inancını uyandırdı, daha ilk gördüğüm anda. Düşünün o kadar büyülenmişim ki; kaybettikleri, Finlandiya maçında bu hislerim hiç değişmemiş, aksine daha da kuvvetlenmişti. ''Kaybettikleri'' dedim de düzelteyim, Finlandiya'ya yenilirken; ''Bu takıma mağlubiyet yakışmaz'' dercesine gurbetçilerin sahaya dalıp, duruma el koyup, maçı tatil ettirdikleri karşılaşma da dahil, Avcı'nın ekibine olan umudumu hiç kaybetmedim. Çünkü, Ay-yıldız'ın güçlü yükselişi her açıdan hissediliyordu. Oysa üç maçta da üç ayrı sistem ve birbirinden farklı kadrolara şans vermesine rağmen, hissediliyordu. Kadro zenginliği, futbol, tempo, genç ve tecrübeliler arasındaki inanılmaz uyum, yardımlaşma ve bitmek tükenmek bilmeyen enerjik baskısıyla kendini her bakımdan hissettiriyordu. Bireysel anlamda Sercan Sararer müthiş bir yetenekti. Hoca ne zaman, nereden, nasıl buldu ve hangi cesaretle forma verip sahaya sürdü, anlamak mümkün değil. Mesela Bekir İrtegün, kaleci Mert Günok, Hasan Ali Kaldırım hepsi de Avcı'nın eseriydi. ''Daha erken, oynar mı?'' denilen Ömer Toprak'ı, Tunay'ı... Mehmet Topal'ı yeniden parlatıp, takımın vazgeçilmez bir parçası haline getirmesi, Burak'ı onca kaçırdığı pozisyona rağmen oyunda tutup, golcü kimliğiyle öne çıkarması, hepsi bir teknik adam başarısıydı. Doğrusu gururlandım, inanılmaz mutlu oldum. İşte Abdullah Avcı'yı farklı kılan en önemli özellik bu; inandığı doğrudan vazgeçmemesi ve hak edene formayı teslim etmesi. Balık ya baştan pişer ya baştan kokar sözüne dayanarak bugünden ilan ediyorum. Abdullah Avcı'da bu inanç, bu azim ve cesaret olduğu sürece bu Milli Takım'ın sırtı yere gelmez. Bu millet büyük sevinç ve gururları hep birlikte yaşar. Evet, Ay-yıldız'ın önlenemez yükselişi başlamıştır. Emre, Arda ve Hamit Üçü de inanılmaz profesyonel. Üçü de inanılmaz fedakâr. Üçü de gençlerin önünde bayrak gibi saygı uyandıracak şekilde duruyor. Üçü de antrenmanlarda herkesten daha çok koşuyor. Onları gören gençler de ağabeylerinden geri kalmıyor. İşte; ''Birbirinin varlığından güç almak'' denilen Avcı'nın tarifiyle ''iyi aile bu!'' Ne güzel değil mi? Artık ne Almanya'ya, ne İtalya'ya, ne Hollanda'ya, ne de İspanya'ya gıpta ile bakacağız. Yaşasın gençlikle harman olan tecrübe! Medya ile ilişkiler! Abdullah Avcı'nın hep iyi tarafından bahsettik. Bir de eksikleri anlatalım. En büyük eksik, medya planlamasının olmaması. İşler, ahbap-çavuş ilişkisiyle yürüyor. Hem, ''Milli Takım bütün ülkenin takımı'' deniyor hem de o takımın oyuncuları medyadan kaçırılıyor. Sadece iki televizyona pas ediliyor, bu ülkenin Milli Takımı'nın oyuncuları, bu hak mı? Öğrendim ki Avcı'nın bundan haberi yok. Buradan şunu söyleyeyim, medya aynadır. Aynaya kaş çatılmaz, yumruk atılmaz, arka hiç dönülmez! Bir şey daha... Ayna ile araya duvar da örülmez. Koray ve Bermek Ayhan Bermek&Fatih Terim ikilisinden sonra ''Milli Takımlar Sorumlusu'' denilen makam sözde kalmıştı. Bir ara o makama Davut Dişli ile Levent Kızıl baktılar ama hiçbiri Ayhan Bermek'in sistemini, ağır başlılığını tesis edememişti. Avusturya kampında bir yetkili tanıdım; Selim Koray adında... Bir dönem 1907 F.Bahçe Basketbol Takımı'nın da sorumluluğunu yapmış. İnanılmaz iyi niyetli, çalışkan, disiplinli ve gerçek bir sistem adamı. Bu özellikleriyle bana Ayhan Bermek'i hatırlattı. Hele anlattığı projeler, eğer birini bile gerçekleştirirse, müthiş şeyler olur.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.