On üç yıl önce...
Hakan Şükür ve Hagi'nin golleriyle Dortmund'da başlayan şahlanış, G.Saray tarihindeki destansı zaferin ilk adımıydı.
O dönem, "Aslan kükredi mi, karşısında kim durabilir?" diye herkes birbirine soruyordu.
UEFA ve Süper Kupa'yı kazandıran o "2000 ruhu", ne yazık ki sonra birdenbire kayboldu.
"Neden?" Bizce malumdu ama G.Saraylılar bunun adını bir türlü koyamıyordu.
Oysa, o muazzam ekip bütünlüğünü "sürdürebilir kılmak" yerine başarının mimarları hırsa kapılıp, işi rant kavgasına dökmüş ve çöküşü hazırlamışlardı.
Sonra ara ki, bulasın o efsane G.Saray'ı.
Baş aşağı gidiverdi; sarı-kırmızılı ekip, taa ki Rijkaard'la dip yapıp, tekrar Fatih Terim ile kendini buluncaya kadar.
Tam on üç yıl sonra...
O, "ruh"; arzu, gayret, mücadele ve hedefe odaklanma gücü yeniden harekete geçti.
...Ve malum güven duygusu gündeme oturdu;
"Aslan kükredi mi, kim durabilir karşısında?"
Muslera, Burak, Hamit, Selçuk, Drogba ve diğer kahramanlar varken kaygıya ne hacet; en kralı gelsin!
Bir hayalim var!
Hayal bu ya; gönlüm istiyor ki...
Devler Ligi'ndeki gururumuz G.Saray, "Çeyrek, Yarı, Final" derken Avrupa'da sezonu kupayla kapasın.
UEFA Avrupa Ligi'ndeki gururumuz F.Bahçe de UEFA Kupası'nı kazansın.
Sonra?
Süper Kupa'yı iki Türk takımı oynasın.
Sonuç mu?
Avrupa'nın en büyük kupası; İstanbul derbisine dönsün de kupayı hangisi kazanırsa kazansın.
Her sonuç, bu ülkeye şeref kazandırır.
İstanbul kalpleri fethetti!
Yıl, 1985!
Divan Oteli'nin önünde göndere çekilen bayrak; büyük hayali ateşleyen meşale olarak o gün İstanbul'u dünyaya "aday şehir" diye takdim etti.
Hikâyesi uzun ama o hikayenin iki kahramanı olarak; olimpiyat ateşi uğruna bu defa Tokyo'da buluştuk.
Ne saadet.
Olimpiyat; şehirler ve insanlar için büyük onur, inanılmaz güzellik!
Şehirlerin sosyal, kültürel, siyasal, ekonomik ve sportif yönünü ortaya çıkaran en kapsamlı organizasyon.
O yüzden; dört yılda bir tekrarlanan oyunlara ev sahipliği yapmak için yarışan şehirler adına, ülkeler arasında muazzam diplomasi savaşı yaşanıyor, hep.
Ancak adaylık dönemi mutlu sonla bitmese de, şehirlere "gelişim" adına inanılmaz fırsatlar sunuyor.
Örnek mi, işte İstanbul!
Yıl 1985, demiştik...
O tarihlerde İstanbul doğalgazla tanışmamış hava kirliliği ile boğuşuyor.
Kişi başına düşen yeşil alan 7 metrekare yerine, 70 santim.
Yollar daracık, köstebek yuvası gibi.
Oteller, 5 yıldızlı otellerin yatak kapasitesi 500'ü bulmuyor.
Ulaşım; Yeşilköy'e inen günlük uçak sayısı 50'yi geçmiyor.
Tramvay, metro, metrobüs, İDO gibi hizmetler hayal ötesi.
Uzatmayalım; İstanbul yaşlı, bakımsız ve yorgun.
Spor tesisi mi, ne siz sorun ne de ben anlatayım; trajikomik bir durum.
O tarihlerde bırakın oyunları almayı, hayali bile lüks.
2000, 2004, 2008 ve 2012 olmak üzere dört kez aday olduğumuz oyunlarda, 2016'yı pas geçmişiz.
Bugün mü, canlı, renkli, coşkulu ve büyük gelişimi başaran bir İstanbul var.
Şimdi başgedikli olarak "2020 hakkımız" diye haykırıyoruz.
İnancımız o ki bu defa bütün kalpleri fethetti, İstanbul...
Tokyo oyuncak şehir!
İstanbul'un 2020'deki kuvvetli rakibi Tokyo, hi-tech oyuncaklar şehri gibi...
Duyguları hortumlanmış.
Ne Doğu'nun egzotik perspektifi ne de Batı'nın teknolojiyi insan mantığında şekillendiren canlılığı var.
Her şey; aşırı disiplin içinde fokuslanmış ve adeta robot.
Halkın yüzde 30'u "oyunları istemeyiz" diyor.
Deprem, tusunami büyük tehdit unsuru...
En korkuncu da Japon gazetecilerin ifadesiyle; "radyoaktif risk!"