Bizim Emre Bol manşeti atmış: "BelirsizBahçe!" Her halde, F.Bahçe'nin bugünkü halini, bundan daha iyi hiç bir başlık ifade edemez. Bir şey daha; Emre, F.Bahçeliler'in en çok merak ettiği soruyu da gündeme getiriyor: "Hoca kim olacak?" Sadece gündeme getirmekle kalmıyor, F.Bahçe'nin teknik direktör adaylarını da sıralıyor: "Hector Cuper, Luciano Spaletti, Alberto Zacceheroni, Ekvador Milli Takımı hocası Luis Fernando Suarez, Portekiz Milli Takımı hocası Luiz Felipe Scolari, Avustralya Milli Takımı hocası Guus Hiddink ve Brezilya Milli Takımı hocası Carlos Alberto Parreira." İsimler, Beyoğlu'nun neonlarını süsleyen şarkıcılar gibi... Fakat, bu parıltılı isimlere gülüp geçiyorum... Çünkü, hiç birinin F.Bahçe'ye geleceğine zerre kadar inanmıyorum. Neden inanmadığımın sebebini de Daum'un Gürcan Bilgiç'e yaptığı açıklamalar ortaya koyuyor. Alman teknik adam diyor ki, "F.Bahçe'de çalışmak çok zor. Başkan işe karışır, hocanın istediğini almazlar. Capello gelmez gelse de, üç haftadan fazla kalamaz!" Yabancı teknik adamlar, yabancıların izlenimlerine çok önem verirler. O yüzden, artık F.Bahçe'ye kariyerli bir yabancı teknik adam kolaylıkla gelmez. Gelecek olan da Parreira gibi mesleğin sonuna gelmiş olan ve "Son bir defa daha para kazanayım" diye düşünen emektarlar olur. Onun için F.Bahçe'ye bir teklifim var. Neden yana yakıla yurtdışında hoca ararsınız ki, işte gözünüzün önünde Şenol Güneş gibi kariyerli, bilgili ve tecrübeli bir teknik adam var. Türk Milli Takımı'na dünya üçüncülüğü kazandıran hocayla bir an önce anlaşın, olsun bitsin. "Şenol hoca, F.Bahçe'ye olur mu?" diye söylenenleri duyar gibiyim. Bence, böyle düşünenler, F.Bahçe'nin efsane başkanı Ali Şen'e bir danışsınlar, "Güneş'ten F.Bahçe'ye hoca olur mu, olmaz mı?" diye... Çok iyi biliyorum ki, Ali Şen başkanın düşlerinden biriydi Güneş... Hem de, Türk Milli Takımı ile dünya üçüncülüğünü yakalamadan çok önce. Nitekim, bu konuda teklif de yapıldı, Şenol hocaya. Ancak, hoca, ortaya konulan; "Menajer Rıdvan Dilmen, teknik direktör Şenol Güneş" formülünü kabul etmedi. Yine çok iyi biliyorum ki, Şen'in yanında Güneş'in kredisi hâlâ devam ediyor. Neden mi, anlatayım. Ali Şen başkan, dünya futbolunu yakından takip eder. Şenol hoca da geçen sezon hiç bir takımı çalıştırmadı ama Süper Lig ve Avrupa ligleri ile Latin Amerika ligini yakından takip etti. Hâlâ, 2006 Dünya Kupası'nda dünya yıldızlarını tartıyor. Kendine göre listeler yapıyor. F.Bahçe gibi bir takımın başına geçtiğinde çok iddialı bir takım yapacaktır. Şen, bunun farkında... Ancak, Güneş de artık, "Rıdvan Dilmen ile olmaz" inadından vazgeçmeli! Çünkü, aradan geçen zaman Rıdvan'ı daha da olgunlaştırdı ve saygın futbol bilgesi haline getirdi. Şimdi, yüzde yüz yerli iki futbol adamının elindeki F.Bahçe'yi hayal ediyorum da... Ne büyük, ne iddialı bir takım olur, bir bilseniz!.. Hem de, milyon dolarlar heba edilmeden. Hem de bu ülkenin çocuklarıyla. Uzun lafın kısası F.Bahçe artık Güneşlenmeli!.. Ey başkan, ne dersin bu işe? > Altaylı'nın son numarası Dikkat ve gıpta ile takip ediyorum, hayatının her döneminde büyük düşünen Fatih Altaylı, yine ne yapacak diye... Gelişim Spor'daki beraberliğimizden bugüne, uzun yıllar geçti. Best FM'deki radyoculuk... Teke tek ile girilen televizyon dünyası... Derken Güneş'te üst düzey yöneticilik ve Hürriyet'te köşe yazarlığı. Bitmedi, sonrasında Sabah'ın en tepesindeki kişi... Son 20 yılda kariyerinde bu kadar hızlı ve sürekli yükseliş gösteren başka biri varsa öne çıksın... Evet, Altaylı'nın son numarası ise Kanal 1!.. Dünya Kupası öncesine kadar kimsenin adını bile duymadığı ama kısa zamanda her evde izlenen Kanal 1... Nasıl ki sıfırdan marka üretmek sanat ise üretilen o markayı değerli kılmak çok daha büyük bir sanattır. İşte Fatih Altaylı bu meslekte çekirdekten yetişme bir gazeteci olarak bu iki başarıyı aynı anda gösteren nadir insanlardan biridir. Peki bu başarının altında yatan nedir? İşte burası önemli... Altaylı'yı iyi tanırım... Öyle ki hayallerini tartacak kadar iyi tanırım. Tanıdığım Altaylı çılgın, kabına sığmayan hiper aktif bir gazetecidir. Ama Altaylı'nın tanıdığım ilk günden beri değişmeyen "Muhabir yoksa, haber yoktur. Haber yoksa gazete yoktur'' prensibi, görüyorum ki bugün Genel Yayın Yönetmeliği'ni üstlendiği Sabah'ta öncü - dinamik gazeteciliğe soyunmuştur. Sorumluluk alır almaz, sadece mizanpajını değil gazetecilik anlayışını da değiştirdi Sabah'ın. Meslekte, mâli açıdan acı tecrübeler yaşamış bir kişi olarak... Özellikle Canip Giriftinoğlu ile birlikte kapısına kilit vurdukları Güneş gazetesi sonrasında hem fikir oldukları ve sorguladıkları bir şey vardı: "Gazetecilik para kazandırmalı, ama nasıl?" Altaylı çıkış yolunu bulmuştu, "Gazeteyi gazeteciler yaparsa gazetecilikten para kazanılır!" Nitekim, "Al bize izlenen bir kanal yap" diye kendisine sunulan bütçeyi har vurup harman savurmadı Altaylı... Vizyon, misyon, logo, tasarım ve içerik gibi kaygıları bir tarafa bırakıp, işin özüne odaklandı. Bu ülkede 70 milyon insanın yüzde seksenini ekran başına hapseden futbola ağırlık verdi. Dünya Kupası maçlarını TRT'nin elinden alıp, Kanal 1'e koydu. İşte bu irade, bu kararlılık ve tercih Sabah'ı kısa zamanda dinamik bir gazete ve Dünya Kupası öncesine kadar kimsenin adını bile bilmediği Kanal 1'i son bir ayda reytinglerde 1 numaraya oturdu. İşte reklam bu.. İşte yayıncılık, gazetecilik ve işletmecilik bu... İşte sıfırdan bir medya markası üretmek bu... Tebrikler sevgili Fatih Altaylı. Tek üzüntüm ise Ömer Lütfi Mete gibi özel bir okuyucu kitlesi olan bir yazarla daha ilk günden "Sen okunmuyorsun" diye yollarını ayırması...