O ne müthiş bir tempoydu? Ne inanılmaz bir hırs, arzu ve o ne korkunç bir baskıydı? Sanırsınız ki, G.Saray ligin finaline çıkmış ya da dağlarda ceylan kovalayan bir canavardı. Bu iştahın sebebi ne mi, malum; G.Antep'ten gelen F.Bahçe'nin mağlubiyet haberiydi. O haber G.Saray'ı, F.Bahçe maçı için şimdiden öyle bir iştahlandırmıştı ki Kadıköy aşkına var gücüyle yüklendi sarı-kırmızılar. Bütün sistemler alt üst olmuştu, modern futbolda bu oyunun tarifi olmasa da tam 23 dakika Trabzospor'a nefes aldırtmadı, sarı-kırmızılı ekip. Gole kadar G.Saray'ın kaç korner kullandı saymadım. Ama o kornerlerin biri dahi gol olmadı. Karadeniz ekibinin bu baskı karşısında o sinmiş halini görünce, ''Bu nasıl büyüklük?'' diye sormadan edemedim. Ama Trabzonspor'un başlangıç 11'ine bakınca, Hugo Broos'un niyetini rahatlıkla çözdüm. Belli ki, galibiyet aklının ucundan bile geçmiyordu. İstanbul'dan en az hasarla dönmeyi kar sayıyordu. G.Saray'ın bütün hatlarıyla yüklenip, Kewell ve Servet'le iki gol bulduktan sonra savunma tedbirlerini bıraktığını görünce biraz risk alıp, hücuma çıktı ve Tayfun'la bir gol buldu, morallendi. Ardından Colman'ın füzesi, maçı olmayacak bir skora taşıdı. Çünkü G.Saray'ın ''golcüsü'' Baros, o ana kadar ne atılan iki gol de ne de direkten dönen topta seyirci olarak dahi oyunda yoktu. Ama ilginçtir, Rijkaard o Baros'u yine de oyunda tuttu pozisyon üreten ve gol atan Kewell'ı kenara aldı. Eminim ki, bu tercihiyle birçok G.Saraylı'nın tepkisini çekti. Ama haklılığı hem Arda hem de Baros'un attığı gollerle ortaya çıktı. Tabelaya yansıyan 4-3'lük skor kanaatimce bilenle bilmeyenin farkından başka bir şey değildi.