Atmosfer muhteşemdi!.. Sadece Kayseri değil; Sivas, Yozgat, Kırşehir, Konya, kısaca bütün İç Anadolu kırmızı - beyaza bürünmüş, Kadir Has Stadı'nda saf tutmuştu. Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan'ın huzurunda bütün stat tek yürek olmuş haykırıyordu: ''Estonya'yı yeneceğiz başka yolu yok!'' Fakat, galibiyet hiç kolay olmadı. Çantada keklik gördüğümüz Estonya karşımızda diklendi de diklendi. Aman be! Bu kadar da zorlanır mı Türkiye gibi bir takım. Zorlandı çünkü Fatih Terim Hoca'nın sahaya sürdüğü Türkiye on biri; ideal olan değildi. Sakatlar ve cezalar sebebiyle mecburiyetten kurulmuş bir on birdi. Savunmada Gökhan Zan aksıyordu. Gökhan Gönül zaten sakat sakat oynuyordu, daha fazlasını beklemek haksızlık olurdu. Orta sahada Kazım ise hiç verimli değildi. Nihat sakat, Semih cezalıydı. Forvet Sercan ve Tuncay'a emanetti. O da ne? Gol ararken, gol yedik. Estonyalılar, altı pasta Voskoboiniko'yla golü bulduğunda, bir adam bu kadar boş bırakılır mı diye tırnaklarımı yedim. Milli Takımımız işte o yediğimiz ilk golden sonra baskı kurmaya başladı. Orta sahada çok iyi top çevirir oldu. Özellikle solda, Hakan, Arda ve Tuncay ile üçgenler kurup, Estonya kalesine tehlikeli ataklar geliştirdi. Sercan ve Emre Belözoğlu zaman zaman ters duruma düşse de sonuçta Arda, Tuncay ve Sercan ile maçı çevirmeyi bildik de 2010 Dünya Kupası umudumuzu, çelik gibi sarsılmaz imanımızla Bosna Hersek maçına taşıdık. Şimdi, asıl iş Bosna'ya kaldı. Onu da sevgili Hamit Altıntop'un soyunma odasında takım arkadaşlarına söylediği gibi; "Pamuk ipliğine bağlı umutları çelikten yay yapmak için sadece istemek yetmiyor. Çalışmak ve kazanmak gerekiyor!''