Tüylerim diken diken... Çaresiz olduğu anlarda insan "Ağlamak istiyorum" der ya, ben de İstanbul 2020 için geldiğim Lozan'da öyle bir çaresizliği yaşıyorum.
Neden mi?
Tarihi sil baştan yazmak insanın elinde olmadığı için...
Hani, IOC Değerlendirme Komisyonu'nun 14 maddelik raporu yok mu, iki maddesi dışında İstanbul hep 3. sıradaymış. İnsaf mı demek lazım yoksa raporu mu okumak lazım. Galiba biz toplum olarak olumsuz düşünmeye bayılıyoruz, neden bu müşkülpesentlik?
Hani derler ya, "Kurtlar sofrasındaki kuzu" diye...
Yeni değil, bu halimiz.
Ahhh... 24 Temmuz 1923; adına "barış" denilen tarihî antlaşmanın imzalandığı Lozan'daki o antlaşmanın üzerinden 89 yıl geçmiş fakat acı hatıraları dün gibi taze.
Koca İmparatorluğu köşeye sıkıştırmış aralarında pay ediyor aç kurtlar. Buna engel olabilecek her şeyi de bir bir ortadan kaldırdığı yetmiyormuş gibi taviz üstüne taviz istiyorlar.
Nitekim antlaşmanın akabinde -bugün İtalya'yı Hıristiyan aleminde büyük güç sahibi yapan- Vatikan'dan daha anlamlı bir birlikteliği sağlayan Hilafeti kaldırtmaları yetmiyormuş gibi "hasta adam" rolü biçilen Türkiye'den bu süreçte İstanbul'un boşaltılmasını isteyecek kadar işi ileri götürüyorlar.
Fakat İstanbul bir dünya harikası; şartlar ne kadar ağır ve aç kurtlar ne denli tehlikeli olurlarsa olsun, İstanbul terk edilecek bir şehir değil.
O güzellikte bir inci.
O, medeniyetlerin beşiği.
O gerçek barışı sağlamak adına gözümüzü kırpmadan uğrunda ebedi savaşılacak bir şehir.
Nitekim "Savaşsa savaş, bizim İstanbul'u boşaltmak gibi niyetimiz yok" diyen Türkiye'nin o sağlam duruşu, boğazın cazibesine kapılan dünya devletlerini karşı karşıya getiriyor. SSCB, "Şu ana kadar sizin yanınızdaydık ama boğazların Türkiye'nin elinden çıkması Rusya'nın da aleyhine olur. Buna razı olamayız. Çıkacak yeni bir savaşta Türkiye'nin yanında oluruz" açıklamasını yapınca aç kurtların hevesi kursağında kalıyor.
Bu tarihi unutmak ne mümkün...
Şu işe bakın ki, dün ve bugün o İstanbul, dünya barışının en güçlü sivil organizasyonu, 2020 Olimpiyat ve Paralimpik Oyunları'nı en çok hak eden şehir İstanbul olgusunu anlatabilmek için bugün Lozan'da dünyanın gerçek barış elçilerinin huzuruna çıkıyor.
Buenos Aires öncesi bu sunum çok önemli...
Haydi hayırlısı.
Mirim, nur içinde yat
Ne günlerdi, o günler...
Usta-çırak ilişkisinin sevgi ve saygı ile iç içe geçtiği, tecrübe ile gençlik heyecanının başarı kotasında harman edildiği, sporun bugünkü gibi "vur, kır, parçala; illa ki kazan" garabetine bürünmediği o güzel günler.
Özlüyorum, o gün kendilerinden çok şey öğrendiğimiz Oktay İybar, Arif Işıldayan Can, Mahmut Küçük, Şevket Uygun, Güven Kuyumlu, Kemal Adar, Hüseyin Sarıuçak ağabeyleri ve değerli arkadaşlarım Haluk Sarıuçak, Ali İncegül ile Hasan Onuker'i... Onlar, 750 bin satan Tercüman gazetesinin 70 kişilik spor servisinin dünya medyası ile yarışabilecek çaptaki foto muhabirleriydi. Sadece futbolu çekmezlerdi, atletizm, basketbol, voleybol, güreş, boks, bisiklet, yüzme, yelken, su topu, cimnastik aklınıza ne kadar amatör branş geliyorsa o dalların antrenmanlarını, magazinini, maç enstantanelerini, sevinçlerini, üzüntülerini, tribünlerini, sporcuların ailelerini, özel yaşamlarını kare kare fotoğraflarlardı.
Eğer benim TSYD'm o karelerden bir kurumsal hafıza oluşturmuş olsaydı, bugün spor adına en değme spor kütüphanesi olurdu bu ülkede. Ama ne var ki, o isimlerle birlikte spor tarihimize ışık tutacak resimler de uçtu gitti. Yazık!
Şimdi bunları niye anlatıyorum?
Her mesleğin bir tarihi vardır, o tarih ve tarihî şahsiyetler bilinmezse geleceği sağlam tesis edilemez. Saman alevi gibi parlar ve söner; kalıcı, sürdürebilir başarılar elde edilemez. Ne acıdır ki, bizim spor yayıncılığı da böyle popüler bir fırtınanın erozyonuna tutuldu. "Mirim" diye başlayan, Türk sporunun en unutulmaz karelerini fotoğraflayan büyük usta, gerçek bir İstanbul beyefendisi Oktay İybar'ı bizim medya, "Demet Akbağ'ın babası vefat etti" diye iki satırla geçiştirdi.
Büyük usta Oktay İybar'ı anlamak ve anlatmak bu mudur?