Yarış büyük... Sınırlar zorlanacak yine... Yer bu defa Londra... Daha hızlı, daha güçlü ve daha yükseğe çıkmak için, 189 ülkeden on binlerce sporcu ki; her biri ülke, kıta, dünya veya önceki olimpiyatın şampiyonu amansızca yarışacak. Nihayetinde olimpiyat ateşi başkadır... Bir önceki, sonrakine benzemez... Heyecan da, beklenti de hep tazedir, yarışmak da seyretmek de şereftir. Ekran başındaki milyarların sinerjisi bir projektör gibi piste, podyuma, mindere, sahaya, salona, ringe, havuza, denize yansır. Aydınlatır ortalığı... Spor ekonomisi en büyük canlılığı yaşar... Moda, müzik, teknoloji, sağlık, tekstil, vs... Sponsorlar pazar kapma yarışına çıkarken devler zihinlere kazırlar markalarını... Açılış seremonisinin göz kamaştıran o büyüleyici atmosferi sanki hayatın hayal olduğunu anlatırcasına kendinden geçirir insanı... Geçiş töreninde; ırk, dil, sınıf ve zümre farkı kalkar. Herkes ülkelerin adına göre alfabetik sıraya girer. Sporcular, yöneticiler, taraftarlar ve sponsporların tek amacı "kazanmak"tır, sanki oyunların fikir babası Coupertin'nin "Kazanmak değil, katılmak esastır" sözünü hiç duymamışlar gibi. O amatör ruhun yerini şov business almıştır. Ülkesini en güzel şekilde temsil etmek için varını yoğunu ortaya koyar, insanlar. O tarifsiz heyecan, coşku, hırs, ihtiras ve emeller için verilen robotik mücadele sırasında elekten geçirilen kum misali şampiyonlar inceden inceye rafine edilir olimpiyatlarda... Final banketinde kazananda da, kaybeden de kahvenin telvesi gibi oturur ve dört yıl sonrasının muhasebesini yapar. Rekortmenler şampiyonluk keyfini yaşayamadan "Rekorumu kim, ne zaman kıracak?" diye düşünmeye başlar. Çünkü her yükselişin bir düşüşü vardır. Zaman gergefi başka dokur insanı. Ayrıca sonsuza dek zirvede kalan olmamıştır. Cep Herkülü Naim Süleymanoğlu, Halil Mutlu, asrın güreşçisi Hamza Yerlikaya gibi efsaneler bile akışa karşı duramamıştır. Gençlerin heyecan dolu idealleri, yaşlıların binlerce testten geçmiş tecrübeleri sabun köpüğü gibi iç içedir. Efsaneler yeni şampiyonları alkışlarken kuruldukları gönül tahtlarında yeniden hatırlanmayı beklerler. Tevazu şarttır. O yüzden, dünyanın dört bir yanından olimpiyatlara akın edenler Yunus'un "Yaratılanı hoş görürüm yaratandan ötürü" sözündeki gibi siyahı beyazı, kazananı kaybedeni dostluk içinde kucaklaşırlar. Kimse kimsenin ne kadar zengin, ne kadar güçlü ne kadar nüfuzlu olduğuna bakmaz. Merak edilen tek şey oyunlarda kimin ne yaptığıdır. Türkiye ne yapar? Olimpiyatlarda ilkleri yaşıyoruz; katılımcı sayısıyla... Kadın voleybol ve kadın basketbol takımlarımızla... Farklılaşan branşlarla. Amaç, 1948'de destansı başarılara imza attığımız Londra'da, 64 yıl sonra yeniden altın, gümüş, bronz sayısıyla sıçrama yapmak. 2008 Pekin'in üstüne çıkabilir miyiz? Türkiye rekorlarını geliştirebilir miyiz? Hepsi soru işareti. Gençlik ve Spor Bakanımız Suat Kılıç'ın düşü ise başka; Londra'da IOC üyelerine 2020 İstanbul'un adaylığını en güzel şekilde anlatabilmek. O yüzden gözler sporcularımızın üstünde, "Adaylığımızı en güzel anlatacaklar sizlersiniz" diye. Ustalara saygı Zaman, su gibi... Cahit Sıtkı Tarancı'nın "Yaş 35, yolun yarısı" dediği süreci geride bırakmışız meslekte. Barcelona, Atlanta, Sydney, Pekin Olimpiyatları, Dünya Kupaları, Avrupa Şampiyonaları, turnuvalar, milli maçlar derken bir ömre hayal bile edilemeyecek tecrübeleri sığdırmışız. Duvarlar, insanlar ve olaylar. Neler anlatmış neler öğretmiş bize. Düşünüyorum da ne kadar şükretsem az. Üzerimde emeği olanlara ağabeyim Emin Çeri'den, Attila Gökçe, Necati Bilgiç, Öcal Uluç, Hıncal Uluç, Orhan Ayhan, Kemal Belgin, Ergun Hiçyılmaz ve Sadık Söztutan ağabeye ne kadar teşekkür etsem az. Sonsuz teşekkürler.