Eleştiri adına iyi günde söylemeliyiz; söyleyeceklerimizi... Kötü günde zaten herkes anlatır, eksikliklerimizi... Anladık; tahta ve tebeşir devri kapandı da teknolojinin nimetlerinden ne kadar istifa ediyoruz, onu iyice düşünelim? Estonya kazanmamız gereken bir maçtı, kazandık. Ancak nasıl kazandık, işte orası muamma... Tribünlerin "Selçuk" davetinin o ateşleyici özelliği, Arda ve Emre'nin patlayıcı futbolu, Burak'ın Jaagler'i oyun dışı bırakan kurnazlığı olmasa acaba 70 dakikasını 11'e 10 oynadığımız evimizdeki maçta halimiz ne olurdu, sakin bir kafayla düşünün. Şimdi soruyorum, Hollanda yenilgisinden çıkarılan dersin karşılığı sadece kadrodaki iki değişiklik mi olmalıydı; hayır. Nerede maç planlaması, nerede Selçuk İnan, Abdullah Hocam? Gelelim Abdullah Hoca'nın Selçuk inadına... Bunu nasıl okumalıyız? Abdullah Avcı budur ve asla inandığı doğrudan taviz verecek teknik adam değildir, diye mi? Öyle okusak bir insanın karakterini kendi koyduğu ilke ve prensiplere olan bağlılığı gösterir, demeliyiz. Doğrusu bu. Ama bu doğru insanı sabit görüşlü olmaktan öteye götürür mü hiç? Oysa bir insanı başarıya yeri geldiğinde o prensipleri güçlendirecek ara hamleleri yapma becerisi götürür. Kaptan Emre'nin gol sonrasındaki o çok özel gayreti dahi, ay-yıldızlıların ''takım olma'' açığını kapatmaya yetmez. Lütfen tribünlere kulak ver Abdullah Hocam! Bu ülke, "Sen, ben, o" ayrışmalarından bıktı artık hep birlikte Brezilya 2014 Dünya Kupası'na gitmeyi özlüyor. Bu yolda da futbol ailesinin hiçbir bireyinin en küçük hataya izin vermemesi gerekir. Diyeceğim budur.