Bursaspor önündeki G.Saray'a "kondisyon" zaafı dışında bayıldım. Bir an, Barcelona'yı seyrediyormuş gibi ayrıcalıklı hissettim kendimi. Tam 13 pasla atılan gol; set oyununun bütün incelikleri... Bütün güzellikleri, Milli Takıma en çok oyuncu veren takımda görmek mest etti beni. "İşte Fatih Terim bu" dedim, kendi kendime... Hele; yedeğe düşen "küskün golcü" Baros'un her şeye rağmen o istekli oyunu, sonucu değiştiren beceri ve gayreti, keyfime keyif kattı, Hocasının futbolcusunu "Çok isteyeni vardı ama satmadık" diye sahiplenişi; teknik direktörlük kurslarında krizden mutluluk çıkarmak adına "yönetim" dersi olarak okutulacak türdendi. Helal olsun! İşte bu noktada Terim'i daha ayrı bir analize tabi tutma ihtiyacını hissettim. Tartışmasız, futbolumuzun en başarılı üç teknik adamından, kazandırdığı kupalarla G.Saray tarihine altın harflerle geçen biri. Şenol Güneş ve Mustafa Denizli'den fazlası Olimpik, Ümit ve A Milli Takım'da adını ilklere yazdıran hoca olması. Ancak bir gerçek daha var ki; aynı Terim, A Milli Takım ve G.Saray'a sonraki gelişlerinde hayal kırıklıkları da yaşayan biri. Peki, başarı ile başarısızlık arasındaki ince çizginin sırrı ne? Yüksek ego... "Ben bilirim"den kaynaklanan kuralcı yaklaşım... Yoksa Terim'in futbol görüşünde dün de bugün de aynı. G.Saray'ın seyrine doyum olmayan bugünkü futbolunu yıllar önce kafasına koymuş, "set oyununu" futbol literatürümüze ilk taşıyan teknik adamdı hoca. Fakat o gün bunu başaramadı. Bunun bir sebebi geçmişteki oyuncu topluluğunun böyle tempolu, iştahlı, yüksek güç ve yetenek isteyen çok paslı oyun özelliklere sahip olmamasıysa, diğer sebebi Terim'in katı kuralcılığıydı. Ama bugün sevinerek duyuyorum ki; Fatih Hoca geçmişe oranla çok daha babacan, çok daha sorun çözücü bir teknik adam olarak; kimden, nasıl faydalanacağını gayet iyi biliyor. Özetle tecrübesinin meyvelerini topluyor. Harika olan bu. Ancak, G.Saray'ın en büyük rakibi; birinci gol sonrası kendini dinlenmeye alan kondisyon problemi. Onu da buradan belirtelim. MIHLAMA "Hayattan beklentiniz bir yıl ise pirinç ekin, on yıl ise ağaç dikin, yüzyıl için insanları eğitin." (Çin atasözü) Carvalhal'ın hakkı Carvalhal'a Bu sütunlardan, 23 Eylül 2011 Cuma günü "Carvalhal fiyaskosu!" başlığı altında özetle şu tespitte bulunmuşuz. "Maalesef; 'emanetçi' Carvalhal, koca Beşiktaş'ı yapboza çevirmiş. Sonuç mu, fiyasko! Sahada takım olgusundan eser yok; özgüven kaybolmuş, yardımlaşma yok. Huzur, otorite ve disiplini hâlâ temin edememiş olan Carvalhal ile Beşiktaş bu maratonun koşucusu olamaz." Şimdi, tam "Yanılmamışız", deme gururunu yaşama zamanı... Ama hayır, böyle ucuz kahramanlığa gerek yok. Özetle, Carvalhal'in hakkını Carvalhal'a teslim edeyim. Hem de görüntü, geçmişteki Del Bosque, Tigana, Scala ve Schuster'de olduğu gibi, yine yabancı teknik adam sancısını işaret ederken. "Bu Carvalhal tutkusu da neyin nesi?", diye düşünenler olabilir. Ya da, "Türk futboluna yabancı teknik adam bir şey vermiyor, yerliye dönüş şart" diyenler çıkabilir. Her iki grupta haksız sayılmaz, eğer Beşiktaş'ın Carvalhal planı kısa vadeyi kurtarmak üstüneyse. Değil, orta ve uzun vadeli ise o zaman sabır gerekir Portekizli teknik adama. Çünkü şu an kolu kanadı kırık Beşiktaş'ın... Rüştü, İbrahim Toraman sakat... Guti formsuz... Querasma yorgun... Şok üstüne şok yaşıyor, Beşiktaş... Hal böyle olunca, bir Stoke City maçıyla yorgun düşen ve Quaresma, Guti, Simao gibi koşmadan maç kazanmayı hedefleyen ekabirlerle değil Carvalhal dünyanın en iyi teknik adamı da olsa yapabileceği başka bir şey yok. Olay bu kadar basit. Ama Portekizliye sabredilirse o zaman şartlar değişir. İstikrar Beşiktaş son 25 yılda 13'ü yabancı, 6'sı yerli; 19 farklı 23 teknik direktörle çalıştı. Sonuç ortada... Siyah-beyazlılarda en uzun süre çalışan Gordon Milne'di. İngiliz teknik adam, 1987-1993 arasında 3 şampiyonluk kazandırdı. Ama Beşiktaş onu da değiştirdi, peki ne kazandı?