İlim adamları, pragmatik sebeplerle bilgiyi sınıflandırmayı sever. Tarihi de muhtelif kıstaslara göre muhtelif devrelere ayırmak âdet olmuştur. Buna göre Garbi Roma İmparatorluğu’nun Barbarlar eliyle yıkıldığı 476’dan sonraki bin yıla Orta Çağ (Kurun-i Vüsta) demişlerdir.
Orta Çağ’ın sonu ise ihtilaflıdır. Şarki Roma’nın Hristiyan âlemini şoke eden yıkılışı (1453), büyük coğrafi keşiflerle Atlas Okyanusu merkezli yeni dünya ekonomisini doğuran Amerika’nın keşfi (1492), insanı, parayı ve ulus-devletleri doğuran Protestanlık reformu (1517) Orta Çağ’ı bitiren tarihler kabul edilmiştir.
Orta Çağlılık kompleksi
Bu devrin insanlarında şüphesiz ki bir “Orta Çağlılık” telakkisi yoktu. XII-XIII. asır gibi geç tarihte bile Petrarca gibi yalnızca birkaç entelektüel kötü bir zamanda yaşadıklarını düşünürdü. Roma’nın çöküşüyle üzerlerine inen karanlığın, Roma’nın kendini tanıyıp özüne dönmeye başlaması ile kalkabileceğine inanırdı.
Sonraki İtalyan hümanistleri de medeniyetin beşiği olarak Antik Yunan ve Roma’yı kabul eder; o emsalsiz parlaklık ile kendi rönesansları (yeniden doğuşları) arasındaki devreyi “Ortadaki Çağ” diye hor görürdü. Nihayet XVIII. asırda Jacob Keller isimli Alman bilgin, Rönesans evveli için Latince “medium aevum” tabirini kullanarak çoğu okumuş kişinin paylaştığı özlü bir formüle döktü.
Orta Çağ’ın hor görülmesi bununla bitmedi. Aydınlanma Çağı filozoflarından başka, meşhur İngiliz tarihçi Edward Gibbon ve liberal iktisatçı Adam Smith gibilerle de devam etti. Bunlar, temsil ettikleri burjuva sınıfının adım adım Orta Çağ’ın bağrında teşekkül ettikten sonra bu çağı yıkmaya giriştiğinin sanki farkında değillerdi. İnkılapçı bir devrin nesli oldukları için, Orta Çağ’ı inkâr ettiler.
Tarihsiz Halklar
Bu sebeple bu zamana kadar Orta Çağ denildi mi akla karanlık, kasvetli ve boğucu manzaralar gelmeye başladı. “Orta Çağ Karanlığı” ve “Orta Çağ Zihniyeti” birer tabir oldu. Öyle ki “Orta Çağ”, bir mevzuyu ilmî ve ciddi bir tetkike tabi tutmaktan aciz, siyah ve beyazdan başka renk tanımayan, hakikati aramak yerine, ideolojilerini beslemek derdindeki kişilerin içyüzünü ortaya çıkaran bir kıstas hâline geldi.Kapitalizmin inkişafıyla öne geçen Avrupa medeniyetinin, yeni dünya sisteminin merkezine oturması, şuurlara da aksetti. XIX. asırda yeryüzünün sömürgeleştirilmiş ya da sömürgeleştirilmenin eşiğindeki ülkeleri “tarihsiz halklar” olarak gören garp merkezli bir tarih ilmi doğdu. İlk Çağ, Orta Çağ, Yeni Çağ ve Yakın Çağ tarifleri hep bu çerçevede meydana getirildi.
II. Cihan Harbi’nden sonra sömürgeciliğin yıkılması veya renk değiştirmesi, garp hegemonyasının tarihsizleştirdiği halkların kendi tarihlerini keşfinin de önünü açtı. Bu kapıdan geçen çağdaş sosyo-ekonomik tarihçilik, antropoloji ve sosyoloji, Akdeniz havzasından farklı olarak, köleci imalat tarzının ön planda olduğu bir devrin belki hiç yaşanmadığı Asya’da İlk Çağ, Orta Çağ tefrikinin bambaşka bir tarzda ele alınması lazım geldiğini ortaya koydu.
Aydınlığın tohumları
Orta Çağ’ın bariz hususiyeti, feodalite ve iyice bölünmüş siyasi otorite; ziraata dayalı bir ekonomi ve tek gerçek zenginlik kaynağı olan toprağı elinde bulunduran bir asker asiller sınıfı ile toprağı işleyen köleleştirilmiş bir köylü sınıfından müteşekkil cemiyet; kilisenin ve dinî ritüellerin hayatın her safhasına hâkim olduğu bir sistemdir.
Bütün menfi tasvirlere rağmen, Orta Çağ, çok büyük sosyal, politik, kültürel ve estetik değişikliklerin ağır ağır biriktiği, hümanizma ile Rönesans’ı ortaya çıkaran büyük dönüşümün tohumlarının atıldığı bir devredir.
Batı Avrupa’da feodalizmin başlangıçta büyük bir zayıflık gibi görünen adem-i merkeziyetçi yapısının zamanla üstünlüğe dönüştüğü görülür. XI-XII. asırdan sonra istihsal fazlalığıyla beslenerek canlanan şehirler, kapitalizmin doğuşuna beşik oldu.
Bu maddi inkişaflar, XII-XIII. asırlarda gotik sanatla ifadesini bulan yüksek Orta Çağ kültürünü meydana getirdi. Nihayet kilise dogmalarına karşı doğan fikrî reaksiyon, Hümanizma ve Rönesans’ı doğurdu.
Orta Çağ’ın en mühim hadisesi
İnsanlık tarihinde parlak bir sayfa teşkil eden Akdeniz-Roma medeniyeti, şarktan gelen barbar kabileler tarafından ortadan kaldırıldı. Avrupa’yı kasıp kavuran bu güruh, geçtikleri yerdeki medeniyet eserlerini silip süpürdü. Hamamdan çıkmayan Roma’nın mirasına, heladan bihaber vârisler çöreklendi. Avrupa, bu devrin başlarında hakiki bir karanlığa gömüldü.
Avrupa’nın bu karanlıktan çıkması ve Orta Çağ’ın da karanlık çağ şaibesinden kurtulması, yine şarktan, ama biraz daha uzaktan gelen güçlü bir ışık sayesinde oldu. Avrupa’nın bu vaziyetine mukabil, bilhassa yakın şarkta gerek sanat, gerekse ilim en yüksek seviyesine erişmiş bulunuyordu. Antik Çağ’da Yunan ve Roma’daki üstünlük, Orta Çağ’da Araplara geçmişti. Orta Çağ’ın en ehemmiyetli hadiselerinden biri Müslümanlığın doğuşudur. Bu sebeple Müslümanlar, Orta Çağ’ı, karanlık değil, apaydınlık bir çağ olarak görürler. Yepyeni bir din şemsiyesi altında birleşen Müslümanlar, kurdukları imparatorluk vasıtasıyla bu kültürün yayılmasını temin etti.Kitlelerin bu yeni dine girişiyle bir Müslüman milleti ve medeniyeti ortaya çıktı. Afrika’nın kuzeyinden dolaşıp İspanya ve Sicilya’ya çıkarak, bu medeniyeti Avrupa’ya sokmaya muvaffak oldular. Orta Çağ’da İslâm âleminde yaşamış din ve fen âlimi, hakîm, sanatkâr, tarihçi vs. sayısı, aynı çağda Avrupa’dakilerle kıyaslanamayacak kadar çoktur.
Altın Çağ
Bu medeniyet, tek başına Arapların eseri olmayıp, Çin, Hind ve İran kültürünün de senteziydi. Kâğıttan matbaaya, baruttan saate kadar nice buluşlar, Araplar vasıtasıyla Avrupa’ya geçti. En mühimi serbest düşüncenin filizlendiği üniversiteyi, Araplardan öğrendiler ve sahiplendiler.
Orta Çağ, Avrupa için karanlık olabilir. Ancak o çağda şarkta medeniyetin altın çağını yaşayanlar için ilim, fen ve serbest düşünce en ileri seviyedeydi. Tenkidî fikir ve tabiata objektif bakış, Müslüman âlimler sayesinde Endülüs ve Sicilya’daki İslâm üniversiteleri vasıtasıyla bu çağda Avrupa’yı uyandırıp aydınlattı. Papa Silvester, Avrupa’nın ilk üniversitesi olan Kurtuba Üniversitesi’nde okumuştu.
Çok verimli bir ilmî ve estetik hareketin, Rönesans’ın zuhuruna öncülük etti. Bununla eksik kalan nice buluş, Haçlı Seferleri vasıtasıyla Avrupa’ya sirayet etti. Tarihin en büyük felaketlerinden biri olan Moğol istilası şarkın yıldızını söndürürken, garbın yıldızı parlamaya devam etti.
Bütün harblere, sari hastalıklara, ekonomik sefalete rağmen Orta Çağ, çeşitli ilmî, felsefî, sosyal ve estetik cereyanların yeşerdiği cıvıl cıvıl, ışıl ışıl bir çağ oldu. Fransız yazar Gustave Cohen (1879-1958) La Grande Clarté du Moyen Âge(Orta Çağın Büyük Aydınlığı) eserinde bunu canlı bir şekilde tasvir eder.
Orta Çağ’ın en büyük keşfi
Bugün bile ballandıra ballandıra anlatılan ve insanlığın en büyük adımlarından biri kabul edilen aydınlık ve parlak Rönesans’ın durup dururken ortaya çıkmadığı düşünülecek olursa, Orta Çağ’ın pek de karanlık bir devir olmadığı anlaşılır.
Orta Çağ, sivri tonozdan ticari senetlere, diyalektikten astronomiye kadar çok çeşitli ve ehemmiyetli buluşların ve ilerlemelerin cereyan ettiği bir devirdir. Yıllar evvel akademik camiada, “medeniyete damgasını vuran en ehemmiyetli ilmî inkişaf veya buluş nedir?” sualine hemen herkes “üniversitelerin ortaya çıkışı” cevabını vermiştir. Orta Çağ’ın en büyük keşfi, üniversitenin kuruluşudur.Üniversitelerin kuruluşu ile ampirik bilgiler sınıflandırıldı. Böylece bilgi, ilim hâlini aldı. Şu hâlde, modern manada ilim, Orta Çağ’da doğdu. Antik Çağ’da doğru bilgi arayışı, yerini doğru davranış arayışına bıraktığı için, belki ilmî faaliyetler biraz yavaşlamıştır, ama asla durmamıştır. Antik Yunan’ın bilgi birikimi, bilhassa quadrivium (aritmetik, geometri, astronomi ve müzik) dersleri mekteplerde okutulmuş ve öğretilmiştir.
Filmlerdeki Orta Çağ
Orta Çağ denince herkesin aklına, filmlerde gördüğü gibi, pis, vahşi, hastalıklı, rezil ve cahil insanların yaşadığı bir dekor gelir. Hâlbuki Bologna, Pavia, Oxford, Cambridge gibi üniversiteler, Thomas Aquinas, Roger Bacon, Dante gibi filozoflar bu çağın mahsulüdür.
Orta Çağ’daki vahşet, XX. asırdaki iki cihan harbinde yaşanan vahşetten fazla değildir ve bu çağda din yüzünden yaşanan mücadeleler, insanlık tarihini kana boyayan nefsani harblerin yüzde birini teşkil etmez.
Evet, insanlara hayatı kolaylaştıran teknoloji yoktu, ama bu, mutluluğa mâni teşkil etmiyordu. Bugün medeni ülkelerde bile politik, ekonomik ve sosyal baskı altında yaşamak kolay değilken, Orta Çağ köylüsünün daha az rahat yaşadığını söylemek, söz götürür. Köylüler o zaman da eğlenmesini, kendine vakit ayırmasını biliyordu.
Herkesin elle yemediğini, müzelerde Orta Çağ’dan kalma çatal, kaşıklar ispat eder. Yıkanmayan insanların ortalaması, bugünkinden fazla değildi. Bir Orta Çağ Fransız atasözü şöyle der: “Avlanmak, oynamak, yıkanmak, içmek. İşte hayat!”
Zaman zaman kıtlık ve sari hastalık elbette yaşanıyordu, ama tarihin her devrindeki kadar. İnsanların ömür ortalaması şimdiki kadar uzun değildi ama, bariyeri aşıp uzun yaşayanlar bir yana, kısa ömürlerinde çok iş yapıp tarihe geçenler de az değildi.
Kilise otoriterdi ama, nice buluşlar ve serbest düşünceler de kilise ve manastırların karanlık dehlizlerinde yeşermiştir. Cemiyetteki en kültürlü, en merhametli ve en serbest fikirli kişiler, din adamlarıydı.
Son asırda cumhuriyetçiler, ilimden sanata, masaldan filme kadar her şeye hâkim olup, monarşinin sembollerini aşağı, aristokratları zalim ve egoist gösterdiği gibi; pozitivistler de, Orta Çağ’ı böyle tasvir etmiş; geniş halk kitleleri, film ve romanlarda gördüklerini tarihî hakikat zannederek karanlık ve ürkütücü bir Orta Çağ tasavvuru meydana gelmiştir.
Gözlerinin önünde Müslümanların şimdiki hâli bulunduğu için, garplılar, Orta Çağ İslâm medeniyetinin, garp medeniyetinin en esaslı âmili olduğunu tasavvur etmekte güçlük çeker.