Ailece babama karşı pek hürmetkârdık. O ayağa kalktığında biz de kalkardık. Dışarıdan gelince yine öyle…
Babamla annem "Bunda da bir hayr vardır. Rabbim neylerse güzel eyler" deyip sohbet ediyorlardı. Hüsna ninem hiç konuşmuyor, kahvaltı için herkesin yerini almasını bekliyordu. Babam ile annem içeri girince hemen toparlandım ayağa kalktım. Bu bende tabii bir hâl almıştı. Hâlâ da öyleyim. Birkaç ay önce onlarca torunu toplanmıştı yüzüncü yaş sene-i devriyesi için, duâlar edildi evinde.
Ailece ona karşı pek hürmetkârdık. Babam ayağa kalktığında biz de kalkardık. Dışarıdan gelince yine öyle… Yanlış yaptığını kesin bildiğimiz bir şeyde bile ses tonumuzu değiştirmez, kırılıp incinmesine meydan vermezdik.
Kahvaltıyı müteakiben büyüklerimin elini öptüm. Ninem:
- Bak Ragıp’ım muallim mektebinde yüzümüzü kara çıkarmadın.
- İnşaallah öyledir nineciğim.
- Yok ciddi söylüyorum. Yüksek tahsilinde de muvaffak olursun. Artık korkumuz falan da kalmadı. Babanın, ananın yüzleri gülüyor maşallah. Cenab-ı Allah da seni iki cihanda güldürsün!
- Âmîn Nineciğim. Ne güzel duâlar, artık sırtım yere gelmez.
- Az şey mi sanıyordun duâyı?
- Estağfirullah.
- İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Muhammed Han; böyle bir duâ almak için her şeyini verirdi.
İçimden; “Canım Nineciğim şimdi de tarihçi kesildi başıma” demeden edemedim.
- Eee!
- Esi mesi yok Ragıp’ım! Sen üzerine düşeni yaptın, alacağını aldın, bundan sonra daha iyi olur inşaallah!
- İnşaallah Nineciğim! Ağzından bal akıyor.
- !!!
Başka bir şey konuşulmadı ama muhabbetle gülüştük, sonra da İstanbul’a gitmek için müsaade isteyip yanlarından ayrıldım...
Bir gün beni ararsın,
Ak kefene sararsın,
Oku öğren doğruyu,
Bilmeyince sorarsın.
Kafam pek karışık olsa da yüzüm mütebessimdi, hep neşeli görünüyordum. Eve, yüksek tahsil için mektep beğenmeye gittiğimi söylemiştim. Hatta önceden her şeyi halletmiştim. O kadar puanlarım yüksek olmasına rağmen kabiliyetimden dolayı resim bölümünü tercih etmiştim. Fakat aileme söyleyemiyordum. Karşı geleceklerinden endişeleniyordum.
Sivri, başı dumanlı dağlardan aşağı yürümeye başladım. Çok geçmeden Nureddin Dayıların değirmenin yanından, bir adamın tek başına bile sığmadığı patikalardan, nice uçurumların kenarından geçtim. Kekik kokuları içimi ferahlandırıyor olsa da gizli bir elin gırtlağımı sıkıyor gibi olduğunu düşünerek tam huzurla dolamıyordum.
Yamaçlardan keklikler kaçışıyor, aşağıda da tavşanlar, gelincikler dolaşıyordu. Böyle sevimli mahlûkatı sık sık görürdüm. Akıllı uslu insanların onlara nasıl kıyıp öldürdüklerine ise bir mânâ veremez, ruh hâllerini anlayamazdım.
Güneşin altın sarısı hüzmeleri, dere boyunca sıralanan söğüt, kavak ağaçlarının koyu zümrüt yaprakları arasından nazlı nazlı süzülüyordu. Bayırın hâkim bitki örtüsü kevenlerdi. Sarı çiçekleri kovan gibi arı kaynayan sığırkuyrukları da az değildi. Nineciğim onları her gördüğünde "Bu sene bal çok olur inşaalah" derdi.
DEVAMI YARIN
Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...