İstanbul, masallarda duyulanlara benzer bir his uyandırmıştı bende

A -
A +

Hızla hareket etmemden dolayı mı ne terliyordum. Her tarafa tatlı bir sıcaklık hâkimdi. Rüyalar âlemindeymiş gibiydim.

 

 

 

Her taraf yeşilin muhtelif tonlarıyla, halı gibi döşenmişti. Aşılması imkânsız gri, kızıl karışımı kayalıklar, "Kötütaş" denilen bir lakapla meşhur olmuştu. Onu görünce hep ürperirdim. Acıklı hikâyesi vardı çünkü. Hep aklıma gelir, elimde olmadan üzülürdüm.

 

Çerkezlerin bir delikanlısı hayvanları otlatırken bu taşa çıkmış. Çiriş toplarken bastığı kayalardan biri kopup aşağı düşmüş. Feci bir şekilde can vermiş. Ona çok acırdım, ruhuna ve bütün vefat edenlere bir Fâtiha okumadan geçemezdim.

 

Hızla hareket etmemden dolayı mı ne terliyordum. Her tarafa tatlı bir sıcaklık hâkimdi. Rüyalar âlemindeymiş gibiydim. Akarına doğru koşarcasına yürüdüğüm derenin şırıltısı, bitmez bir senfoni gibi hep kulaklarımdaydı. Aslında su sesi hoşuma gidiyordu… Yer yer suyun, taşların altından gümüş parlaklığıyla nasıl sızdığı, çıplak ağaç köklerini kayaları nasıl yıkadığı görünüyordu. İnsan tabiatta olup bitenlere şöyle bir eğilip kulak verseydi, hayatın hikâyesini, dağların sırlarını, sessizliğin sesini belki işitir, çok farklı olurdu.

 

 

 

Çekip gitti gelmiyor,

 

Nerde kimse bilmiyor,

 

Dünyayı verseler de,

 

Suratı hiç gülmüyor.

 

          ***

 

İstanbul’a gidiş bende eski masallarda duyulanlara benzer bir his uyandırmıştı. Kuşburnuların, kayalıkların arasında, insan tek başına, uzun bir dağ yolculuğu yaptıktan sonra, kendini birdenbire, çelikten bir evde buluveriyordu.

 

Çelik ev dediğim; otobüslerdi. Her nedense onlara böyle bir isim takmıştım. Böyle şeyler çocukluğumdan beri hoşuma giderdi. Atsız, öküzsüz yürüyebilen demir evler...

 

Şehirler, dağlar, ovalar, ormanlar, hepsi tek tek geçilerek yollar katedildi. İki gün iki gece yorgun argın sabaha karşı İstanbul’a yaklaşırken şoför mahallinden bir şarkı yayılıyordu. “Mavi bir Cennet gibi uzar gider Marmara…”

 

Çek küreği güzelim,

 

Uzanalım Göksu'ya.

 

Gün inerken dönelim,

 

Süzülerek Moda'ya.

 

 

 

Karşımda güzel Bebek.

 

Bakarken solgun aya.

 

Su üstünde sekerek,

 

Süzülelim Göksu'ya.

 

 

 

Mavi bir cennet gibi,

 

Uzanıyor Marmara.

 

Biz de oradan geçip

 

Uzanalım Göksu'ya.

 

 

 

Yorgun olmama rağmen ilk defa göreceğim yer ve mekânlar uykumu hepten dağıtmıştı. Etrafa meraklı gözlerle bakıyordum. Bu kadar çok ev, minare, yol, araba, hele deniz… ilk defa görmenin heyecanına kapılmıştım.

 

Çelik evde kendimi daha emniyette hissediyordum. Dışarıda gördüklerim, belli etmesem de ürkütüyordu. Renk renk giyinmiş kadın erkek, büyük küçük insan topluluklarına bir mânâ veremiyordum.

 

Öbek öbek insanlar insanlar… “Sabahın köründe ne işleri var burada?” diye söylendim kendi kendime. Meğer “otogarmış” burası. Böyle yerlerde âdet olduğu üzere, kalabalık sizi; beklenen bir dostuymuşsunuz gibi yarı merak, yarı lâkaytlıkla karşılar. Ben de şaşkın şaşkın her şeyi anlamaya çalışıyorum sadece. "İmtihanım hiç de kolay olmayacak galiba!" dedim, duran otobüsten indim.

 

DEVAMI YARIN

 

 

 

Ragıp Karadayı'nın önceki yazıları...

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.