Feridun Ağabey, benim derdim para pul değil. Ben bir hayal kırıklığının üzüntüsüyle size yazıyorum. "Anneler Günü"nde herkes annesine koşuyor ya. Ben de gittim annemi ziyarete. Annem hastaydı. Büyük ablamın yanında kalıyor. Ben de hediyemi alıp anneme gittiğimde büyük bir üzüntü yaşadım. Şaşırdım kaldım. Beynimden vurulmuşa döndüm. Çünkü annem beni hatırlamadı. Galiba bundan sonra onun hafızasında ben olmayacağım. Sadece beni değil kardeşlerimden ikisini de hatırlamıyor artık. Çünkü o Alzheimer rahatsızlığı denilen hastalığın pençesinde. Boynuna sarılmak istediğimde beni eliyle kenara çekti. Kime benzetti ise kabul etmedi. Tedirgin durdu. Ellerim koynumda kalakaldım. Ona “canım annem, benim ben kızın Suzan’ım” desem de o eskiden olduğu gibi beni görüp “kızımmm” diye boynuma sarılıp öpüp kokladığı gibi sarılmadı. Allah kimselere dert verip derman aratmasın. Anneniz hatırladığı sürece ona sık gidip gelin ne olur. Boynuna sarılıp “annem” diye doya doya öpüp koklayın. Ben yıllar sonra annemin beni hatırlamayacağını nereden bilirdim? Şimdi annem var ama o bana kızım diyemiyor… Yine da hayatta olmasına şükrediyorum. Ağabey, şehit annelerimiz başta olmak üzere tüm annelerimize sağlıklar diliyorum...
Suzan Temelli-Konya
“Refik nedir diye sözlüğe baktım” diyor, şaşırdım kaldım!
Feridun Bey, yaşım 68 sizden büyük müyüm bilmiyorum. Ama size Bey dediğim için lütfen alınmayın. Bizim kuşak camekân üzerinden bilgi almaya aşina nesil değil pek. Biz kütüphanelerde kitap okuyan, lazım olan bilgileri bir not defterine yazan, ülkemizde ve dünyada gelişen hadiseleri de -şimdi onlara olay- deniyor. Yazılı basından takip eden kimseleriz. Bu teknolojiyi reddettiğimizden değil teknolojiye biyolojik olarak yetişemediğimizdendir. Huzur veren gazetemi ilk sıraya almakla birlikte bazı gazetelerin bazı köşe yazarlarını da takip ettim yıllarca. Geçtiğimiz gün Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun veda konuşmasıyla ilgili yorum yapan yılların bir köşe yazarı Davutoğlu’nun kullandığı “önce refik, sonra tarik” cümlesini yorumlarken “Refik nedir diye sözlüğe baktım” diyor. Sözlüğe bakması doğru bir tavır olmakla birlikte yılların köşe yazarının, üstelik okuyucuya yön verme; onun ufkunu açma konumunda olan birinin “refik” kelimesini bilmemesi bende hayal kırıklığı meydana getirdi. Hazine gibi bir dilimiz varken, bizi üç beş kelimeye hapseden dil politikasının acı sonuçlarını gördükçe kahroluyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızdan Osmanlıca ile ilgili himayelerini devam ettirmelerini ve kendisine hayran olan gençliği “Osmanlıca” diyerek yıllarca dışlanan ama esasında bizim kendi dilimiz olan bu zenginliğe kavuşturmasını diliyorum. Saygılarımla.
Nurettin Özkan-İstanbul
“Çocuğa ödev yaptıramıyorum” diyorsanız
Feridun Ağabey, ben bir anneyim. Ve öğrenci velisiyim. Bazı anneler çocuklarının ödev yapma konusunda çocuğundan dert yanıyor. Çocuk yetiştirmek öyle kolay bir şey değil tabii. Benim çocuk gelişimi konusunda edindiğim bilgilerden yola çıkarak geliştirdiğim yöntemi buradan annelerle paylaşmak istiyorum. Eğer aileler evde çocuğuna “ödevini yap!” derken kendileri ekranda televizyon izliyor, telefonda muhabbet ediyor vb. ise o minik yavru ödevin başına geçtiğinde, ödev yapmanın önemini bilmediği gibi evdeki herkesin keyfinde olduğu bir ortamda kendisinin ödev yapmaya mahkûm olmasının üzüntüsünü yaşayacaktır. Böylece ödev yapmaktan hiç hoşlanmayacaktır. Hoşlanmadığı şeyi de yapmak istemeyecektir. Onun yerine diyelim ki anne çocuğuna “haydi şimdi ödev zamanı” derken aynı zamanda odada bulunan aile bireylerine de “ödev saati olduğunu” söylemelidir. Onları sınıftan dışarı çıkartır gibi odadan çıkartmalıdır. Kendisi de ödev yaparken çocuğunun başında onunla birlikte ödevi bitene kadar ödevle ilgilenmelidir. Böylece çocuk ödevin çok önemli bir şey olduğunu fark edecektir. Önemseyecektir. Ödev yaparken kendisinin de önemsendiğini görecektir. Ödev yapmak hoşlanmadığı bir iş değil, ciddi bir görev olarak çocuğa zor gelmeyecektir. Saygılarımla.
Z.Ö.-İstanbul