Aslında inanın doğru... Gerçekten öyle güzel yemekler yapıyor ki, öyle lezzetli ki… Tamam da Feridun Ağabey, ben ondan en lezzetli ve en güzel yemek değil, benim canımın istediği yemeği istiyorum… Bak işte böyle söyleyince de kıyameti kopartıyor. Bir daha o yemeği rüyanda görürsün… Ona yemek isteğinde bulunmayacaksın. Ya ne yapacaksın? O hangi yemeği pişirirse onu yiyeceksin. Bir de yerken “sağ ol” veya “teşekkür ederim” gibi sıradan sözler söylemek olmaz. Çok öveceksin… “Böyle bir yemek hiç daha önce yemedim” filan diyeceksin. “Ellerine sağlık, sen ne kadar güzel yemek yapıyorsun?” diyeceksin. Şaşırdığını dile getireceksin. Feridun Ağabey, bir yemek için bunca dil dökmek mecburiyetindeyim ben biliyor musun? Duyuyorum da bazen kadınlar kocalarına soruyormuş sabah işe gönderirken ya da öğleyin telefonda filan; “Akşama ne pişireyim?” diye. Eğer bir kadın böyle soruyorsa, o erkek kadar dünyada şanslı kimse yok… Yatıp kalkıp Allah’a şükretsin.
Yani bana “canın ne istiyor, akşama ne pişireyim” diye sorulsa var ya, sevincimden Ali Haydar Usta rolündeki Şener Şen gibi sokağa fırlar "Allaaah!" diye haykırırım. Bunu dile getirmeye kalktığımda da “gözüne dizine dursun!” diyor. “Sana ne güzel yemekler yapıyorum da yine laf ediyorsun” diyor. Ağlıyor, sızlıyor. Allah’ım ben ne yapacağım ya? “Ben güzel yemek istemiyorum sevgili karıcığım… Ben benim canımın istediği yemeği istiyorum… Canımın istediği yemeği...” Bu yazıyı bir de okursa vay benim başıma gelenler… Ama iyi ki varsın Feridun Ağabey… Sen olmasan ben derdimi kime yazacağım! Hiç olmazsa diğer kocaların duygusuna tercüman olurum.”
Rumuz: “Sultanıma”-Ankara
Gençler tarihî konularda bir şey bilmiyorlar mı?
“Bu yazıda gençlere ışık tutmak istiyorum. Okullarımızda tarihsel bilgilerin tam olarak aktarılmadığını düşünüyorum. 15-20 yaş aralığındaki gençlere tarihle ilgili basit sorular sorduğumda bile hiçbir şeyin farkında olmadıklarını görmek insanı üzüyor.
35 yıldır düzenli olarak Türk basınını takip ediyorum. Önde gelen köşe yazarlarının neleri savunduğunu az çok analiz edebiliyorum.
Türk basınında kalem oynatan yüzlerce köşe yazarının çoğu bilgi sahibi olmadıkları alanlarda da yorum yapmayı pek seviyorlar.
Esasında bu topraklarda kimse eğitim aldığı konuda çalışmıyor gibi. Yani ziraat mühendisi bakkal, jeolog tekstilci, ekonomi mezunu kasiyer, meteorolog kitapçı olarak karşımıza çıkabiliyor.
2016 yılı itibariyle basılı ve web medyasında 3000 kadar insanımız periyodik olarak köşe yazıları yazıyor. Bunların önde gelen 20-30 kadarını takip ediyorum” diyerek kendi düşüncelerini gönderen Ali Özdemir isimli değerli okuyucumuz, öncelikle ilgilinize ve gayretinize teşekkür ediyoruz. Ancak gönderdiğiniz uzunca yazıda kimsenin dile getirmediği yeni bir şey bulamadık. Derdimiz sizin de derdiniz gibi. Gerçekten ortada bir bilgi enflasyonu var ve kimin nereden neyi öğreneceği belli belli değil…
"Ben size dosya getiririm!"
Geçenlerde çarşıda yürürken dikkatimi çekti. İki banka şubesinde tadilat yapılıyordu. Komple bütün şubenin içi dışı yenileniyordu. Daha beş sene önce gene tadilat yapılmıştı. Bankada çalışan bir akrabamıza sordum neden böyle yapıldığını. O da bu tadilatı gider göstererek devlete az vergi verildiğini söyledi. Gazetelerde okuyoruz, şu banka bu kadar kâr etti, bu banka bu kadar kar etti” diye. Bu kadar çok kâr etmelerinin bir sebebi de bu mu acaba? Biz vatandaş olarak vergimizi hep tam olarak ödüyoruz. Bankaların ne ayrıcalığı var peki?
Bir arkadaşım gülerek anlatmıştı. Kredi çekmek için bankaya gitmiş. 500 lira dosya parası istemişler. O da “ben size dosya getiririm, dosya 2 lira” demiş. Diyeceğim o ki, dosya parası, hesap işletim ücreti, havale masrafı vb. diyerek zaten paramızdan yeteri kadar para kazanılıyor. Hiç olmazsa bankalar da devlete vergilerini tam ödesinler. Saygılarımla.
İsmi mahfuz
Diyecek söz bulamadım!..
Geçen iftara iki saat kala bir fırına gittim. Kasadaki kimseye aşina olmuştum. İyilik hoşluk olsun diye "Nasılsınız, iyi misiniz?" diye sordum. Berbat olduğunu çirkin bir söz ile söyleyiverdi. Şaşırdım, şoke oldum. Ramazanda oruçlu olması ve fırının yoğunluğundan bunalmıştı. Ama ramazan böyle mi yaşanır? Böyle sızlanma mı olur? Diyecek bir söz bulamadım.
Rumuz: "Hayret!"-İstanbul