Mısır çarşısı, Yeni Cami Külliyesinin bir parçası olarak yapılır (1664). Maksat üç beş kuruş aksın, bakımlar aksamasın.
Külliye lll. Murad’ın hanımı Safiye Sultan’ın arzusuyla başlar (1597). Temel işi tecrübe ister, iki adım ötesi deniz, akıntılar sızıntılar. Mimar Davut Ağa her tedbiri alır ve Yeni Cami’yi su basman üzerine oturtur sonunda. Onun ölümü üzerine Mimar Ahmed Ağa devam eder. İlk sıra pencereler hitama ermiştir ki lll. Mehmed (Safiye Sultan’ın oğlu) vefat eder ve gaileler girer araya.
Aradan 63 yıl geçer, Hatice Turhan Sultan bir külliye kurmak istediğinde ona “Efendim şu yarım camiyi tamamlasanız nasıl olur” derler. Kabul eder, onca yıldan sonra inşaat tekrar başlar. IV. Mehmed Han annesinin gönlünü hoş tutar, masraftan kaçınmaz. Mimar Mustafa Ağa da maharetini konuşturur, nakış gibi işler âdeta. Sadece Yeni Cami’yle kalmaz, Hünkâr Kasrı, Darülkurra, türbe, sübyan mektebi, çeşme, sebil ve arastayı tamamlar. Evet arasta... O zamanlar “Valide Çarşısı” denir halk arasında.
Çarşı Farsça ‘’cahar’’ (dört) ve ‘’su’’ (taraf) kelimelerinden gelir. Taş duvarlı, kubbeli olur, kardan yağmurdan korur. Malum İstanbul binaları ahşaptır, yangın çıktı mı esnaf, iflas. Ama taş çarşının demir kapıları sürgülenirse zayiat büyük olmaz.
Peki ya yangın içeriden başlarsa? Derdine yan, yapacak bir şey yok ona (1691).
18. yy.da Mısır tariki ile gelen mallar ekseriyettedir. Nasıl 1960’larda kot, bot satılan mıntıkaya Amerikan Pazarı denildiyse onun da adı Mısır Çarşısına çıkar. Yani, yediğimiz mısırla alakası yok, ne köze yatırır ne de kazanda kaynatırlar.
Galeriler Kapalı Çarşı’dan daha yüksek ve ferahtır, kapılar battal boydur, binaya heybet katar.
Aktar ve pamukçu esnafı ağırlıktadır. Çarşının altı kapısı vardır. Üçü (Balıkpazarı, Hasırcılar ve Ketenciler) baharatçı esnafına ayrılır, üçü de (Yeni Cami, Haseki ve Çiçek Pazarı) dokumacı ve yorgancılara.
Talimata göre kapılar akşam ezanıyla kapanır, sabah namazıyla açılır. Silahlı muhfafızları vardır, asayiş berkemal.
İki eleman bol su ile helaları yıkar, ibrikleri dolu tutar. Esnafa da yardımcı olurlar, ağır yükler olur, el atarlar hayrına.
Bunlar 8 akçe yevmiye alır, zamanına göre iyi para.
Çiçek Pazarı, Bahçe Kapı olur çıkar. Bakalım ileride hangi esnaf gelecek, ne gibi isimler alacak? Yok Adaptörcüler Kapısı, yok SD kartçılar...
Yenicami kapısında vavları göreceksiniz, sağ tarafta bir kapı, merdivenle yukarıya çıkar. Burada kadı oturur, muhtemel bir anlaşmazlık vukuunda, iki tarafı da dinler, şahitlere sorar, hemen oracıkta hükme bağlar. “Sen ver, sen al! Sarılın helalleşin bakayım.” Adalet gecikmez Osmanlıda.
O mekân şimdi lokanta.
Vav neyi hatırlatır? Vahid bir, Allah bir. Ebced hesabında karşılığı altı, imanın şartı. Müsennâ yazılarda çift vav kullanılır 66, ki Allah lafzını tekabül eder. Dikkat! 66’ya bağlamak “Allah’a havale etmek” demek aslında.
Bir de ikaz gizli, gereksiz yemin eden tüccarlara! Bazıları her cümleye valla diye başlar ya. Sakın ha!
Zikrolunan vavlar 1940 yangınından sonra ortadan kalkar. Çarşı mobilya ve beyaz eşyaya açılır, tadı kaçar.
Helvalar tepsilere yayılır, yağlar yayıkta… Manda yoğurdu bakraç ya da çömlekle satılır, bi’ kaymağı olur parmak kalınlığında…
Afyondan kaymak gelir ayrıca, malum ekmek kadayıfı onsuz asla...
Sirke, zahter, nar ekşisi, zeytinyağı.
Pul biberler, salçalar, kurutmalıklar, patlıcan, biber, bamya…
Kayısı Malatya, üzüm Manisa, Dutkuru Elâzığ’dan. Pestil, bastuk, her yandan.
Renk renk reçeller, petek ve süzme ballar. Pekmez, tahin, ağda…
Kuru yemişin envaiçeşidi, fındık, fıstık, badem, keçiboynuzu, ceviz ve hurma. Bir leblebi kavururlar ağzını ıscacık eder, çekirdekleri gevrektir, nefesine siner âdeta.
Aktarlar karabiberi önünüzde çeker, susamı ezer tahini uzatırlar. Tarçın, karanfil, ıhlamur, ada çayı, nane, kekik, her biri ayrı rayiha. Ah o kahveciler! Dibekleri kırılmayasıca. Bunlar var ya bunlar, adamı tiryaki yapar.
Eski resimlere bakarsanız dükkânlar geceleri ahşap kepenkle kapanır, gündüz açılır, alttaki peyke olur, üstteki sundurma. Çivilere otlar, kökler asılır, süngerler sıra sıra. Hacım kerevete bir kilim yayar, kıvrılır uyur icabında. Kayluleden taviz verecek değildir ya.
Bazen müşteri gelir yanına ilişir, derdini anlatır dizini belini tuta tuta. Amcam ağır hareketlerle kalkar, bir tutam ondan, bir fiske bundan, katar karıştırır uzatır. Şöyle kaynat, böyle süz, iksir yap. Şuruplaşsın, ağdalansın, macunlansın, ez, yuvarla, iç, yut, sür, ovala, artık ne gerekiyorsa. Dükkânda neler yoktur ki: Acıbadem yağı, ağaç kavunu, akanber, albakkan, anason, amber, andız otu, anzarot, ardıç katranı, asilbend, ayrık kökü, bağrıkara, baldıran, belileç, besbase, biberiye yağı, boyacı kökü, burçak, cebelihindi, cevzi bevva, çadıruşağı, çiros, çöğen, çörekotu, damkoruğu, darülfülfül, deve dikeni, ferfelek, gülhatmi, günlük, habbülmülûk, hardal, haşiş, hiyarşenbih, hünnap, hüsnüyusuf, incibar, inyas baklası, kâdıhindi, kâfur, kakule, kargabüken, karahalile, karafes, karanfil, kardeşkanı, karasakız, kişniş, kına, kınakına, kızılcık kurusu, kudret narı yağı, kurtluca, mahlep, mâ-i zerrin, mayasıl otu, meşe palamudu, merzenguş, meyan kökü, misk-i Arabî, mürrüsafi, mürver çiçeği, oğulotu, rastık, râvendi, râziyane, safran, sarısabır, sinameki, şerbetçi otu, taflan, tarçın, terementi, yasemin, yer somunu, yüksük otu, zamk-ı Arabi, zencefil, zırnık, daha ne gelirse aklınıza. Elbette dirhem, miskal, okka ve batmanla.
Esnafın bir eli Hind’de, Sin’de, Türkistan’dadır, diğeri Afrika’da.
Okyanus adalarının efsunlu kokuları gezinir havada.
Dükkânların arkası imalathanedir. Havanda dövülenler, kazanda kaynatılanlar. Nasıl bir şeker şerbet kokusu, esans n’eylesin yanında. Akideciler kavanozların ardından bakar. Parmağınızla gösterirsiniz “şundan, şundan bi’ de şundan!” Pirinç kapaklar kalkar, bakır kürekler dalar, alır koyarlar külaha.
Lokum, rahatü’l-hulkum. Nöbet, lohusa, horoz, elma şekeri, halka şeker, demirhindi şerbeti, kadayıf, baklava...
Kasapları mahirdir, bıçaklarını ustalıkla kullanırlar. “Ablam bunu küle bas, teyze şunu haşla, şunu güveç yap ver fırına.” Kapı açıktır, sinek girmesin diye boncuklar sallanır pervazda.
Esnafı güçlüdür, Anadolu ve Balkanlara da mal yollar. Çuvallar, balyalar… İskele iki adım ötede, attın mı takaya, taaa dünyanın öbür ucuna…
Ceneviz, Venedik gibi şehir devletlerinden de hayli mal gelir. Haliç, silme yelkenli kaynar.
Bezzazlar, kazzazlar, kavaflar, sarraflar, saraçlar, haffaflar, hattatlar, hallaçlar...
Derken dalgalanmalar olur, bir çeyizci, şalcı rüzgârı eser. Bir bakarsın parfümcüler, takıcılar, antikacılar hâkim olmuş havaya.
Yılı yılına uymaz, turist ne arzularsa...
Mısır Çarşısının iki ana koridoru vardır, biri kıble istikametinde uzar, diğeri şarktan garba. Tam köşede bir şerefe. Burada ezan okunur, sabah duası yapılır topluca.
Yeni Cami ve çarşı aynı avluya bakar, 1941 yılında aradan yol geçirir, ayırır koparırlar. Gerek yokmuş meğer, döner dolaşır araç trafiğine kapatırlar sonunda.
Diyelim ağır bir misafirin var, çağırmışsın iftara. N’apacaksın? Doğru Mısır Çarşısına! Ortalık mis gibi pastırma, sucuk kokar, zeytin seleleri, turşu küpleri, teke derisinden tulumlar. Ezine beyaz, Erzurum çivil, Erzincan tulum, Kars teker kaşar... Çerkez işi, Yörük işi, ip ip örülenler, tel tel ayrılanlar… Peynir tenekeleri açıldığı gibi biter, kaldırır atarlar kenara. Satıcıların elleri terazidir, misal 300 gram dediniz, bıçağı göz kararı vurur kalıba, ya 290 gelir ya 310… Artı eksi %3-5 yanılma payıyla.
Esnaf cömerttir, neye baktın bilader? Koparır uzatır koca bir parça.
Dolaş karnını doyur. Al alma mühim değil, tadına baka baka.