Dedelerimiz kıl çadırda barınırdı malum. Bakar ovanın otu sarardı, katlar çadırı sarar katıra. Götürür beğendiği yaylaya kurar.
Bıkarsa oradan da ayrılır, yer mi yok dağlarda?
Sonra kısmen yerleşik düzene geçer, meskeni kamıştan kındıradan örmeye başlarlar. Kille sıvar, kayrakla kapatır, yağıştan rüzgârdan azade olurlar.
Ahşabı gerçekten sever, kafes, hayat, cumba yakıştırırlar.
Ecdat vakıf eserlerinde kesme taş ve seçme mermer kullanır, dövme demir, billur cam, mukavim tahta...
Taşlar arasına oluklar açar, kurşun akıtırlar. Kubbeye küpler saklar, sedayı artırırlar.
Görüyorsunuz işte, selatin camileri asırlardır ayakta.
Ama kendi evlerini ahşap kerpiç gibi geçici malzemeden yapar, “amaaan” derler, “kazık mı çakacaz dünyaya?”
Diyelim hane viranladı yıkar, karıştırır toprağa, bakar bahara ot bitmiş yamacında.
Anadolu halkı zelzelenin yabancısı değildir. Ahşaplar sallansa da yıkılmaz, altında kalanı ezmez boğmaz, yeter ki baca düşmesin başına...
Hoş ecdadın harcı de esner, nefes aldırır binaya. Horasan’da kum, kireç ve kiremit tozu vardır, yumurta akı da mevcut rivayetler doğruysa.
Rutubete dayanıklıdır, bu yüzden kuyu, sarnıç, hamam, kiler ve kemerlerde tercih olunur bilhassa.
Hititler 7 bin sene evvel Çatalhöyük’te buna benzer sıvalar kullanmışlar. Demek mağarada yaşamıyorlar.
Çin Seddi’ni, Mısır piramitlerini, Tac Mahal’i, Kutup Minar’ı inşa eden insanlar da düzgün evlerde oturuyor olmalılar.
Romalılar ise volkanik tüfleri (puzolan) kireçle karıştırır, Colosseum ve Pantheon gibi devasa binalar yaparlar.
Şehir efsanesi midir bilmem, güya bir yerlerde kireç ve kilden yapılan bina yanar yıkılır. Bakın şu işe ki bulunduğu yer de sapadır, malzeme taşıyamazlar. Şimdilik kaydıyla molozu ufalar, suyla katıp karıştırırlar. Bakarlar eskisinden bile sağlam. “Acaba” derler “böyle mi yapsak bundan sonra?”
J. Smeaton adlı İngiliz (1793) kille kireci kavurup öğütür. Bunun harcı su altında bile donar, nitekim Eddystone Deniz Feneri’ni yeniler, iddiasını ispatlar.
Ve çimento ticari meta olur zamanla.
Bu yeni malzeme ustalara vakit kazandırır. Öyle ya barajları, limanları, viyadükleri nasıl yapacaksınız başka?
Eğer tercihiniz az kat ise yine de mecbur değilsiniz ona. Ağaç, alçı, kerpiç, sıkıştırılmış yonga… Bakın Amerikalılar kontrplak içinde yaşıyor hâlâ.
Joseph Aspdin, Leeds şehrinde yaşayan bir duvarcı ustasıdır, kil ve kalkeri fırınlayıp öğütür, su ve kum ile karıştırıp kullanır harçta (1824). Dondu mu katılaşır, Portland adasındaki taşları andırır. Henüz bu kadar mukavim değildir, sonradan gelenler yüksek sıcaklıklarda pişirir, kusurunu gidermeye çalışırlar.
Fransız J. Monier, tel iskelet ve harç kullanarak çiçek saksıları yapar (1867). Bulunmadık şey değildir ama imalat kolaylığı “hımm” dedirtir uyanıklara.
1875’te İlk betonarme bina, 1889’da ilk köprü, 1904’te ilk gökdelen... Ve ABD Hoover Barajı’nı yaparlar betonla…
Mimar F. L. Wright 1936’da ilk çıkma balkonu yapar (Fallingwater). Guggenheim Müzesi de şaşırtıcıdır, vücutçu gibi genişler yukarıya (1956).
O yılllarda “gelişmiş bir ülke” olup olmadığınız neyle ölçülür?
Şu anda rekor Çin’de. Yeryüzünde üretilen malın yarısına imza atıyor, betonlaşma yarışında başa oynuyor.
Biz de fena sayılmayız, üretimde altıncı, ihracatta ikinciyiz onca rakip arasında.
Abdülhamid Han rahmetli eğitime ehemmiyet verir, darülfünun ve mühendishaneler açar. Hem gençlerimiz yetişir hem de nispeten yol, ray, liman eksikleri giderilir. Sıra gelir sanayi inkılabına...
Ancak tatsız bir darbe ile düşer, memleket İttihatçıların eline geçer. Bu kadro macera peşinde koşar, sırf Almanlarını hatırı için ülkeyi savaşa sokar, kalifiye çocukları cephelerde kırdırırlar. Teknolojik yenilikler mi? Artık bir başka bahara...
İlk çimento fabrikamız (1912) Darıca’da imalata başlar, adı “Aslan Osmanlı” olsa da sermaye ecnebidir aslında.
İlerleyen yıllarda inşaat sektörünün ayakları yere basar.
Çimento fabrikaları büyür, sayıları artar.
Fiyat ve kalitede Avrupalıdan aşağı kalmazlar ancaaak.
Bizde de yüksek apartmanlar olsun. Pek özeniriz Avrupa’ya.
Topraktan daire satanlar hırslıdır, vakıf eserlerine çöker, mezarlıklara sarkarlar fütursuzca. Bu yağma rejimin de işine gelir, yeter ki Osmanlının izi silinsin, yıkılan kubbelere, sökülen çeşmelere aldırmazlar.
Çatıda demir filizleri hazır durur, fırsatını bulan ilave kat atar. Hele bir seçim gelsin, imar affı çıkar.
Mühendislerimizin statik hesapları şüphesiz düzgündür ama şantiyeye uğramaz, işi kalfalara bırakırlar. Onlar da kafalarına göre yapar, çakarlar.
Sizinle kaba bir hesap yapalım 100 metrekarelik bir daire 200 ton civarında, her katta 4 daire bulunsa; 8 kat, 32 daire 6 bin 400 ton yapar. Bir damperlinin 10 ton çektiğini farz edelim 640 kamyona taşıtabilirsiniz anca. Yani konvoy yapsan Fatih ile Harbiye arasını kapatır rahatlıkla. Şimdi bu ağırlığı leylek bacaklı kolonlara taşıtırsan...
Ki o okkalı mobilyaları, vitrinleri, kitaplıkları saymadık daha...
Eğer titiz ve kurallı biri iseniz inşaat işi sizi yorar. Ustalar çok rahattır, rahatsız edecek kadar.
“Ya emmi duvarı örüyorsun da biraz eğri gibi geldi bana, bak sanki bel veriyor şurada.”
- Bişşolmaz yeğenim, meraklanma!
Bakarsın duvar gürr diye akmış aşağıya.
Ayynen devam eder, toza toprağa bulanan tuğlaları dizer bu defa. Onlara sorarsan sıkıntı yoktur, sıva kusurları kapatacaktır nasıl olsa…
Ben otun üstüne temel atanları çok gördüm, dört köşeye birer pabuç, araya eğreti kalıplar.
Ya biraz eşeleseydik, temeller gireydi toprağa. “İş çıkarma” der, bozulurlar, “biz hep böyle yapıyoruz buralarda!”
Çocukken top oynadığınız arsa vardır. Bir gün sarı boyalı Caterpillar gelir dayanır orta sahaya, peşinde kırmızı AS 600’ler sıra sıra. Paletli canavar hafriyatı kepçeleyip kepçeleyip kamyonlara atar. Sonra demirler bükülür, kalıplar çakılır. O günlerde hazır beton neredeee? Bir ambar kalın kumun ortasını havuzlandırırlar. Üç beş torba çimento açar, birkaç teneke su atarlar. İki amele türkü çığıra çığıra karıştırmaya başlar.
Kalfa arkasını dönse sigara yakar, ellerini küreğin sapında kitleyip çenelerini dayarlar. Bazı yerler kuru, bazı yerler harçsız kalmış kimin umurunda?
17 Ağustos’ta ne kolonlar gördük çimento torbalarını bile tıkmışlar kalıba.
İstanbul’un kumu Harem’den, Zeytinburnu’ndan ya da Kuruçeşme’den gelir. Vinçler gün boyu dipten kum çıkarırlar.
Neyse kumlar Commer’lere, Thames’lere yüklenir, mahalleye geldiğinde bile şıpır şıpır suları akar. Tıfıllar ıslak kumda oynamaya bayılır, yol yapar, tünel açarlar. Bir sürü deniz kabuklusu vardır, onları harcın mütemmim cüzü sanırlar.
Temeli göl olur, iskelet yağmurun güneşin altında kalır, kabarır, kararır, demirler paslanır, çatılar bembeyaz martı tersi, kuzeyler yemyeşil yosunlanır. Kuytularda incirler filizlenir hatta.
“Bugüüün... Buradaaa...”
Alkış, şaşaa... “Çok yaşa!”