Bir tersine göç hikâyesi... Köylü mü olunur Köylü mü doğulur?

A -
A +

Gazeteci arkadaşımız Faruk Yar şehirden bıkanlardan. Peki nereye yerleşti, başına neler geldi? Teybi açıyor, yazıyorum noktası noktasına:

 

 

 

Pandemi öncesi bambu pazarlıyor, çok dolaşıyordum. Bastım mı marşa Yunanistan’dan giriyor, Norveç’ten çıkıyordum. Belki yüz ülke gezdim, takriben 2 milyon kilometre yaptım. Yol boylarını sever, çiftçileri seyretmekten hoşlanırdım. Serde gazetecilik var ya, tanışıyor, konuşuyordum onlarla.

 

Evet, biz de tahıl ekiyorduk ama Ukrayna Avrupa’nın buğday ihtiyacını nasıl karşılıyordu tek başına?

 

Ruslar bir kovandan 30 kilo balı (bizim üç mislimiz) nasıl alıyorlardı acaba?

 

Alp Dağlarının güzelim çayırlarında otlayan inekler keyifli görünüyor, hop hop hopluyorlardı mutlulukla.

 

Hâlbuki bizim mallar dizine kadar gübrenin içinde debelenir memeleri necasete sürünür hatta. Adamlar bembeyaz kıyafetlerle tertemiz hayvancılık yapıyordu. Para kazandıkları da belli, onların hayvan taşıdıkları pikaplara ben binmedim daha.

 

Bilirsiniz Anadolu çiftçisinin eski bi’ traktörü ve car car carlayan bi’ mobileti olur, 60 yaşından sonra Toros alabilir anca.

 

 

GEMİLERİ Mİ YAKSAM?

 

 

Bazen düşünüyordum da; n’apsam şehirden kaçsam mı acaba? Pandemi vesile oldu, çektim besmelemi girdim bodoslama. Eninde sonunda yapacaksam niye bekliyeyim ki boşuna? Kaybettiğim zaman ziyan bana.

 

Türkiye’de gezmediğim şehir kasaba yoktu, Kastamonu ile Mersin arasında mütereddittim, Çanakkale Bayramiç’e yerleştim ani bir kararla. Demek ki rızkımız orada.

 

Şöyle de bir güzelliği var üç büyükşehrin de (İstanbul, İzmir, Bursa) tam ortasında.

 

Bizim eskiden de zeytinliğimiz vardı, yabancı değildim güya. İçine girince pek de bilmediğimi anladım ama öğrenebilirdim pekâlâ.

 

Önceleri traktör kiralıyordum, biri gelir “Cık olmamış” der, ona sürdürürsün başkası biter bu defa. Sonunda şalter attı  “Kaç para len, bu traktör” dedim, gittim aldım, çektim kapıya. Meğer traktör kamera gövdesi gibi bir şeymiş daha lens lazım, flaş lazım, bir sürü ıvır zıvır çanta, sehpa… Buna da pulluk, romörk gerek yok ızgara, patlatma…

 

Sıfır olmasa da olurmuş aslında, baktım yaşlı aletler de tıkır tıkır çalışıyor hâlâ.

 

 

BİLMEM N’APSAM Kİ?

 

 

Köye kaçacak çok da, kararsızlar. Sordukları sorular hep aynı. Ya orada yapamazsak? Abi Mardin’den kalkıp Madrid’e gitmiyorsun ki, olmadı dönersin zoru yok ya.

 

Zaten yıllarca evinle işin arasında gidip gelmişsin, ömrünün beşte biri geçmiş otobüs duraklarında. Esenyurt’ta 17. katta oturan bir bedbahtın kaybedeceği ne olabilir  ki çileden başka!

 

Peki para kazanabilir miyim?

 

Kazanma kardeşim. Burada kazanıyor musun? 40 bin maaş 30 bin kira... Rızkından endişe etme gelir, Allahü teâlâ helalinden versin, bizi de razı etsin ona.

 

Evet İstanbul’un nimetleri var ama külfeti daha fazla. Hâlbuki adam Trakya’dan sabah geliyor, geziyor tozuyor, Boğaz’da balığını yiyor, gece dönüyor evine yuvasına.

 

Beykozlu bir arkadaşım ısrarla kahvaltıya çağırır. İnanın Schengen’i olan için Dedeağaç’a gitmek daha kolay.

 

Gelirken liste yapıyorum. Bunlar alınacak, şunlara bakılacak, filan müzeye, sergiye uğranılacak... İstanbul’un tadı böyle çıkar. Gezmek için çok güzel, yaşamak için çok...

 

Artık, ne derseniz ona?

 

 

MASRAF KESİR

 

 

Şehirden köye gidenleri ciddi masraflar bekler, en sefil köylünün bile beli tırmığı vardır kenarda. Olmayanı da amcasından dayısından ister kalmaz darda.

 

Bağ makası, orak, tırpan, balyoz, kazma... Biz ha bire alıyoruz, yarısı noksan hâlâ.

 

Farkında mısınız, şehirler kent adabına yabancı marabalarla doldu, köyler ise çapa tutmamış aristokratlarla. 

 

Küçük yerler gündüz sakindir, hayat yavaş akar, hani salyangoz tadında. 

 

Vukuat yok mudur? Olur. Çok çok itişme kakışma, kız kaçırma...

 

Bence kulak kabartma, yok say, hiiiç canını sıkma.

 

 

BIRAK DAĞINIK KALSIN

 

 

Şehirden gelenlerin en büyük korkusu ben tarımdan anlamam ki ama?

 

Tarımda anlayacak bir şey yok, ekip dikip bekleyeceksin sabırla.

 

Fukumoto diye bir Japon var. “Modern tarım külliyen hata” diyor, “Çünkü burnumuzu sokuyoruz ukalaca.”

 

Yok eşecem, kazacam, ilaç atacam, çapalıycam, çabalıycam...

 

- Peki ormana karışıyor musun?

 

- Yoo.

 

- Buna da karışma!

 

- Ama ot basar.

 

- Bırak bassın, güçlü olan yaşar.

 

 

OT N’APABİLİR AĞACA?

 

 

Zeytinin altını niye sürüyorsun? Sahi üç beş ot ne yapabilir bin yıllık ağaca? Kökünü takip etsen kırk metre öteden çıkar. Yangın bile tesir etmez, kömür olsa filize durur baharda. Şöyle: Ağaç büyüyor buduyorsun ama kökteki büyüme devam ediyor, diğerlerinin köküyle karışıyor zemini tutuyor. Ege’nin antik kentleri onun için yerindedir, toprak akmaz, kaymaz bir tarafa... Mantar çıkacağı, gelincik açacağı yeri sana mı soruyor? Eeee daaa ne o zaman?

 

Mahsul vakit saat meselesi, acelecilik ürününü değil, üzüntünü katlar.

 

Ziraat bana sabrı, tevekkülü öğretti. Ve olanla yetinmeyi. İstanbul’da iken iyi bir jip istiyordum, pahalı bir saat, espresso makinesi almalıydım sonra. Vazgeçilebilirmiş. Şu altımdaki arabayı kullanırım en az on yıl daha.

 

 

ŞER SANDIĞIMIZ HAYIRLAR

 

 

Peki zeytinyağına nasıl başladık?

 

Tevafuken. Annem kanser olmuştu, oturduk bekliyoruz. Emrihak bu gece mi vaki olacak, yarın mı acaba? Kemoterapi dediler almadı. Aidin Salih Hanım’ın tavsiyelerine uydu, kan grubuna göre beslendi, bayağı toparlandı. Baktım bütün tariflerin içinde zeytinyağı var.

 

Kuru incir ye! Yalnız üç gün zeytinyağında beklettikten sonra.

 

Kantoron sür! Dört hafta zeytinyağında tutacaksın ama.

 

Dönüp dolaşıyor zeytine geliyorlar. Malum övülen gıda.

 

Zeytin çok yerde olur ama tat ve koku dersen Akdeniz havzası bir numara. Antioksidan, polifenol, tokoferol hep bu kuşakta.

 

Arazi güneye açılacak, hafif yamaç olacak, fazla bayıra da bakma, beyhude yorulursun sonra.

 

 

İNCİRLE DOST

 

 

Sakın zehir atma kuş katili olma. Eskiden ilaç mı vardı? O ağaç asırlardır ayakta.

 

Ecdat yedi zeytine bir incir dikmiş meseleyi çözmüş kibarca.

 

Ama efendim, incir sinek yapar. Hayır incir etraftaki sinekleri toplar, haşerat meyvenin balına gelir, yapışıp kalır orada. Bunu eskiler bilirdi, zehir tröstü unutturdu insanlara.

 

Antep fıstığı da dik, rayiha verir zira. Herkes anlamasa da gurmelere mevzu çıkar, girerler tafsilata.

 

Avrupa’da fuardayım baktım havalı bir stant “Oil and vineger” yazıyor, “yağ ve sirke” satıyor. Sıra sıra çelik kazanlar, yok bu Sicilya’dan, şu İspanya’dan.

 

İsteyene kokteyl de yapıyor, çekiyor şişeye, tık tık kapak takıyor, kapüşon geçiriyor uzatıyor, buyurun ödemeler kasaya.

 

Dedim; “Niye Türk yağı yok burada?”

 

- Türkiye’den gelen numuneler harika, lakin siparişler hile hurda.

 

- Yok canım, bizde öyle şey olmaz.

 

- Ben aldandım bir kere, artık kapım duvar.

 

- Peki şu benim yağıma bakabilir misiniz? Yeni başladık da...

 

Bir yudum aldı, gözünü yumdu, genzinde gezdirdi. “Hımmm güzeeel. Demek fıstık da var ağaçlarınızın arasında!”

 

 

BABADAN KALMA

 

 

Bazı yağhaneler babam dedem usulüyle çalışır, taş baskı yapar. Zeytini döker, bir eksen etrafında dönen değirmen taşını üstünde gezdirirler. Ezmekle kalmaz, çekirdeklerini de kırar, hamur eder âdeta. Sonra kıl çuvallara alır, pres altında sıkarlar. Bir yandan da su verirler hortumla.

 

Soracaksınız sağlıklı mı?

 

Çuvalların temiz ise tamam.

 

Peki taş ısınmaz mı?

 

Kolay ısınmaz ama yeni tesisler daha düzgün, hem soğutma sistemleri de var. Titiz yağcılar makinelerin ısısını düşük tutar (25 derecenin altında), enzimleri kollar.

 

Eğer yemek yapacaksan itina ile üretilmiş yağa yazık. Çünkü az sonra soğan kavuracak bütün enzimleri elinle öldüreceksin şahsen bizzat. Ama ekmeğini banacaksan o başka... 

 

 

DİP ZEYTİNİ SABUNA

 

 

Hasada başlayıncaya kadar ağacın dibine dökülen taneler olur. Yağmurla doluyla da iner, yer yer çürür hatta. Bunlardan da yağ olur ama asidi yüksektir, umumiyetle sabun yapılır ya da rafineye yollanır.

 

Hatta rafine sizden artan kara suyu ve küspeyi de alır, sinekten yağ çıkarır buharla. Rafine yağı su gibi renksiz kokusuzdur. Piyasada kızartma yaparlar onunla.

 

Bazıları üstüne biraz sızma ilave eder “Riviera” diye satar. Havalı bir tabir “Riviera!” Bırak güneydoğu Fransa ve kuzeybatı İtalya’nın turistik sahilleri gelsin milletin aklına.

 

Soğuk sızma haza ilaçtır, iki şekilde sunulur biri erken hasat ki taneler olmadan toplanır daha, yeşilimsidir, rayiha dorukta. Tam salataya dökmeye, ekmek bandırmaya. Ancak masraflıdır, bir litre yağ 9-10 kilo zeytinden çıkar. Hâlbuki olgun tanelerde 5-6 kilodan.

 

Şimdi tağşiş ne diye soracaksınız bana. Kabaca katma karıştırma. Umumiyetle pamuk yağı alınır, birkaç fincan zeytinyağı ilave edilir hâkim olunur kokuya. 

 

Zararlı mı? Hayır ama kazıklandığını anlarsan canın sıkılır boşuna. 

 

 

ÜÇ DÜŞMAN: ISI, IŞIK, HAVA

 

 

Zeytin zedelenmeden toplanmalı ve debelenmeden sıkılmalı. Çuvalda beklerse kızışır ağırlaşır. Bu yüzden sepet ve kasalar tercih edlmeli ve acilen götürülmelidir sıkıma.

 

Kendinize kötülük yapmak istiyorsanız yağı o sarı bidonlara koyun, mikroplastikler okusun canınıza.

 

Yağın üç düşmanı var: Isı, ışık, hava. Bu yüzden galveniz kazanlara alacaksın, kapaklar sıkı olacak ama. 

 

Evde yağınızı koyu yeşil cam şişelerde muhafaza edin ve serin yerde saklayın. Şişeyi mümkün mertebe dolu tutun, zırt pırt açmayın. Hatta bazı hassas yağcılar oksijenle temas etmesin diye üstüne azot basar.

 

Nedendir bilmem; bizde zeytinyağı tenekesine iki delik açılır ki lap lap etmeye rahat aka. Sonra musluk altına atılır, çöp tenekesinin yanına. Hâlbuki zeytinyağı felaket koku çeker, zibil içindeki balık, tavuk artıklarını, soğanı, sarımsağı emer âdeta.

 

Şeyy siz gurmeydiniz di mi?

 

Hadi afiyet ola!

 

 

 

İrfan Özfatura'nın önceki yazıları...

300
UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.
Bekir yenipazarlı 1 Nisan 2025 07:42

zevkle okudum.lütfen daha sık benzeri konuları yazın.

musa aras 1 Nisan 2025 03:26

İrfan beyciğim, bu kardeşimizin iletişim bilgilerine ulaşma şansımız olmaz mı, biz de istifade etmek isteriz, musaaras@msn.com