İstanbul'un iki yeşili vardı: Bostan ve kabristan

Sesli Dinle
A -
A +

Çocukluğumuzun Üsküdar’ında Selimiye pazarına gidilirdi her çarşamba. Lakin marul, maydanoz, taze soğan için beklenmez, bifilal (sandaletsiz) koşarsın bostana. 
Bazen bahçıvanın iyi tarafına gelir, “Git kendin topla” der, oyun çıkar sana. 

 

Şöyle bir sepetine bakar “Filan kuruş ver tamam” hesabı yuvarlar oracıkta. 

 

Evet Caddebostan’da bostan vardır. 

 

Eyüp, Erenköy, Maltepe, Tuzla, Bayrampaşa, Ortaköy, Kadırga, Kasımpaşa ona keza. 

 

Ekrem Hakkı Ayverdi’nin yayımladığı 1883 tarihli İstanbul haritasında 102 bostan görünüyor. Mermerkule, Hacı Halil, Hacı Hüseyin Ağa, Hacı Haliloğlu Ramiz, Manolaki, Vasiloğlu Yuva, Tipo, Tavukcu, Yuvanoğlu Ando, Yolgeçen Bostanı (Hastahane Çayırı’nda)... Tokmaklı Baba ve Hazreti Cabir

 

Bostanı ise Ayvansaray’da. 

 

Bilirsiniz ecdat durgun sudan hoşlanmaz Osmanlı şehre akan su getirince Bizans’tan miras Karagümrük, Yavuzselim, Fındıkzade sarnıçlarının hükmü kalmaz, katılırlar bostanlara. Onlara Çukurbostan denir, hakikaten bayağı aşağıda. 

HIYARLAR LANGA’DAN

Pazarlarda Bayrampaşa enginarı, Alibeyköy mısırı, Kavak inciri, Arnavutköy çileği, Celâliye bamyası, Beykoz patlıcanı çalınır kulağınıza.

 

Marul dendi mi Yedikule, hıyar dendi mi Langa. 

 

Langalılar alındıysa boşuna. Çünkü hıyar ism-i tafdildir, hayrın çoğuludur aslında, “hıyarat” (hayırlılar) gibi. 

 

Hayırlı insanlara hıyârü’n-nâs diye iltifat edilir eşraf arasında. 
Çengelköy’de bademi olur, ufak, parmak kadar. Körpedir bir ısırmalık canı var. 

 

Langa hıyarı ise iridir, bıçağa rendeye gelir, bir tanesi yeter salataya, cacığa. 

 

Yaz oldu mu seyyarlar tahta arabalarının üzerine mavi bir muşamba yayar, tepeleme hıyar yığar, bir teneke de su alırlar yanlarına. Süngere emdirir emdirir ıslatır, gevretirler adeta. Aman abicim, o ne rayiha? Geçip gitmek kabil mi? Amcam fırt fırt soyar, dikine keser, bıçağın tersiyle tuz sürer arasına. Isırırsın su fışkırır sağa sola. Evet evinizde de salatalık olur ama bööle kokmaz, kokamaz.

 

Ağır abiler, efendi beyler, yaşlı başlı hanımlar hart hart hıyar yer sokakta. Ecnebiler şaşar kalır, sonra usulce girerler sıraya. 

DERSİMİZ COĞRAFYA

Efendim İstanbul Sur içinde sadece bir akarsu vardır: “Bayrampaşa!” 

 

Adıyla mütenasip olarak Bayrampaşa sırtlarından iner, Sulukule’den şehre girer, önce Yenibahçe’de bostanlarını sular. Bir müddet Vatan Caddesi güzergâhını takip eder, ki Mimar Sinan tek gözlü bir köprü yapar oraya. 

 

Sonra Hoca Attar Halilağa Mescidi’ne uğrar, üzerinde şirin bir köprü daha. (Vatan Caddesi katliamında berhava). 
Arpa Emini Mustafa Efendi Mescidi’ni geçince, rotayı denize kırar.  Yenikapı civarında kavuşur deryaya. 

 

Bilirsiniz Marmara lodosta coşar, denize attıklarımızı aynen iade eder, benim diyen tekneleri kumsala oturtur, ufakları savurur çarpar kayalara. 

 

Eskiden de öyledir zahir, İmparator Theodosius denizciler için geniş bir liman yaptırır dere ağzına.

 

İyi de Bayrampaşa suyu (o zaman adı Lykos) gece gündüz alüvyon taşır. Hani damlayan su mermer deler derler ya, dere de liman doldurur zamanla. 

 

Langa kuyularının suyu bol ve tatlıdır, yemişe, zerzevata lezzet katar. Zaten bu yüzden vlanga (sulu) derler mıntıkaya.

 

Bilmiyorum artık Rumca, ya da Rusça. 

 

Evliya Çelebi, havaliyi “mesiregâh-i ferahfezâ” diye tasvir eder, yoğurdunu yere göğe sığdıramaz. Eh yoğurt var, hıyar var.

 

Otur da cacık yap kaşıkla. 

 

Osmanlılar arazinin sur içinde kalan kısmına “Küçük Langa” derler, sur dışında kalanına ise Büyük Langa. Küçük ve Büyükçekmece’ye nazire yaparlar bir bakıma. 

KUYULAR ve KUÇULAR

Bostanların geniş ağızlı kuyuları olur. Dolap beygirinin gözünü bağlar, hayvanı kandırırlar, garibim bağ bahçe gezdiğini sanır, döner durur aynı merkez etrafında.

 

Kovalar dalar dalar çıkar, şakır şakır yalağı doldururlar, su şırıl şırıl akar arklara. 

 

Gece dolaşmaya gelmez, gümrah yeşillik bostan kuyusunu örter saklar, derin ve serindir, dibi görünmez kapkara. 
Çocukları “Bakarsan çeker” diye korkuturlar, “bak ona göre ha!”  

 

Bostan köpekleri mahallede taşladığınız eniklere benzemez, azgındır, yakalarsa öper çok fena.

 

Sermet Muhtar Alus, Langa’nın yedi ünlü bostanından bahis açar. Bunlardan Rum Kozma aşçıdır aynı zamanda, karısı Aleksandra parayı bulur karanfilli hoşafıyla. 

 

Mevsimine göre dut, mısır, incir olur. Buhurizade’nin yetiştirdiği Mustafa Bey armutları yumuşacıktır, dil damak arasında erir, yağ gibi akar boğazınıza. Ferik elmaları esans yüklüdür âdeta. Sırık domatesleri yarım okka çeker, yarılınca terler. Hele yaprağında nasıl bir koku? Parfümü yapılsa satar mı? Satar! 
Roka, tere, pazı, taze soğan, turp, sarımsak, maydanoz ve dereotu demet hesabı satılır. Köklerinde toprak kalır bir parça. Pazarcılar “Gel vatandaş Langa hıyarına gel” derler, “çiçeği burnunda, çamuru karnında!” Kol gibi olanlar on kuruşa gider, az ufağı beş kuruşa. Rengi sarıya kaçan tohumluklar para etmez, bağışlanır fukaraya. Bazıları hassaten bunları toplar, turşu yapar. Camekânlı arabalarla Aksaray’a, Bayezid’e, Unkapanı’na götürür, doğrar doğrar satar, yeter ki acılı suyu olsun yanında.  

TOPRAKTAN TABAĞA

Malum İstanbullular mesireye meraklıdırlar. Cumaları Veliefendi, Çırpıcı, Kuşdili, Kâğıthane ve Silahtarağa Çayırı’na akarlar. Zaman zaman yeni yetmeler atışır, takışır huzur kaçırırlar. Ama Langa’ya aile gelir, çıt çıkmaz. Yanlarında sarmalar, dolmalar. Serin bir ağaç altı arar, ehramlarını yayarlar. Bir şey getirmeseler de olur, yağlı marul ve sulu hıyar mebzul miktarda. Yeter ki yarım kaşık tuzu olsun yanında. 
Fetih sonrası bölgede Karaman Rumları oturur, berrak Türkçe konuşurlar, asılları Türk’tür ihtimal. Bazen akşamcılar dadanır, saz, söz, fasıl derken sızar, küfelik olurlar. 

 

Rumlar ve Bulgarlar yerlerini Arnavutlara bırakacak, nöbeti Kastamonulular devralacaktır daha sonra.  

 

Bahçevan aileleri kalabalıktır, tıfıllara bile iş düşer, ne bileyim demet yapar en azından. Yaşlılar eker, diker, bakar; gençler Aksaray ve Unkapanı’na götürür satar. Bostan malı tercihe şayandır, taşradan kamyonla mavnayla gelenle bir tutulmaz. Gününde toplanır, kasalanmadan, çuvallanmadan, kabzımal ambarında akşamlamadan, doğru pazara. Eziği büzüğü olmaz, çıtır çıtır, topraktan tabağa… 

SANKİ ÇÖLDE VAHA

Başkent Ankara olunca İstanbul üvey evlat muamelesi görür, uzun yıllar yatırım alamaz. Altyapı zayıftır, lağımlar denize akar. Haliç, Yenikapı, Kazlıçeşme foseptiğe döner âdeta. 
Tifo vakaları artınca suçu Bayrampaşa Deresi’ne yıkarlar. Bostanlar yasaklanır, mesire memnu, zinhar, asla! 

 

Bir ara stat yapılacakmış diye şayia çıkar. Ancak şahıs mülküdür, istimlak bedeli hayli yekûn tutar. İyi ki de cayarlar. Zaten şehrin iki, bilemediniz üç yeşili kalmıştır; bostan, kabristan ve kışla. 

 

Hâl böyle olunca müteahhitlere gün doğar, dar gelirliler için dar cepheli apartmanlar diker, “topraktan girene” tenzilat yaparlar ayrıca. 

 

Birbirine yaslanmış sefertasları... Zemin muhallebiden hâllicedir, gel de korkma.

 

Hâlbuki mevki yerdir, iyi planlansa var ya... Aksaray, Eminönü, Bayezid eli altında. 

SEKSENLER DOKSANLAR

Derken sanayi çarşıları açılır. Benim de tamircim vardı orada, nasıl iyi bir usta. Hiç unutmam; alttan gelen şıkırtılar için gitmiştim, daha arabayı yanaştırmadan çırağa bağırdı; “Koş oğlum İrfan Abi’ne dört balata sekmanı al!”

 

Kış günüydü hiç unutmam, kapı baca arama. Ama yanık yağ yakan bir sobası vardı, hararetten saçları kızarır. Üzerinde çayı ıhlamuru olur daima. 

 

Aksaray’a doğru yedek parçacılar sıralanır, derken ucuz oteller peydahlandı, tekel bayileri, ganyancılar, erkek kuaförleri, Kent, Pall Mall, Salem satanlar, bul paracılar, tombalacılar… Kasetçiler değişimi kaçırmadı, VHS’ye döndüler anında... 

 

Ceketi omuzlarında tipler vardır gün boyu taş dizer, okeye dördüncü ararlar. Masadan kalkmaz, tükrük köfte, kokoreç söyler, tost bastırırlar. Bakarsan iş yok güç yok ama bol harcarlar. Artık ne kovalıyorlarsa? 

 

Bilahare birahaneler patlar. Bardakları kulpludur, küpü andırır âdeta. Umumiyetle balkon göbekli, sarı bıyıklı yaşlılar takılır. İçer, içer, işerler, kadın geçiyormuş, çocuk bakıyormuş aldırmaz, indirir fermuarı şarrr duvara. Kaldırımlar fayton durağı gibi sapsarı, leş gibi idrar kokar. 

 

Yenikapı eskiden beri yabancıların kesif olduğu bir muhit, şimdi garajlar var, Balkanlara, Kafkaslara, İran’a giden otobüsler kalkar. 

 

Marmaray inşası sırasında mezkûr Bizans limanı ortaya çıkar, arkeologlar heyecanla kazarlar. Anlatılanlara bakılırsa bulunan gemi iskeletleri dünya çapında; görün bak, ne değer katacak Langa’ya.

UYARI: Küfür, hakaret, bir grup, ırk ya da kişiyi aşağılayan imalar içeren, inançlara saldıran yorumlar onaylanmamaktır. Türkçe imla kurallarına dikkat edilmeyen, büyük harflerle yazılan metinler dikkate alınmamaktadır.